Yazıda siyaset ile psikoloji arasındaki ilişki sorununa her iki açıdan da bakmak istiyorum. Öncelikle ilk düzeyi ele alalım



Yüklə 177,21 Kb.
Pdf görüntüsü
tarix03.05.2020
ölçüsü177,21 Kb.
#31067
növüYazı
1. Dersin Kaynağı


Alev Özkazanç 

Siyaset Bilimi ve Psikoloji

Siyaset ile psikoloji arasındaki ilişki nedir? Bu soruya iki farklı düzeyde yanıt 

verilebilir. İlkin, siyaset bilimi disiplini ile psikoloji disiplini arasındaki ilişkinin ne 

olduğuna, bu iki disiplin arasındaki farklılık ve örtüşme noktalarının disiplinlerin 

içinden nasıl kurulduğuna bakılabilir. İkinci ve daha eleştirel bir bakışla, bu 

disipliner ayrımların kendisini sorgulayarak, birey, toplum ve siyaset arasındaki 

ilişkilere dair daha tarihsel ve bütünsel bir açıklama çabası önerilebilir. Ben bu 

yazıda siyaset ile psikoloji arasındaki ilişki sorununa her iki açıdan da bakmak 

istiyorum. Öncelikle ilk düzeyi ele alalım. 

Her iki disiplinin farklı nesneleri olduğunu varsayan ve bu çerçevede iki disiplinin 

örtüşme alanına dair belirli konular saptayan ‘enter-disipliner’ bir alan olarak 

siyaset psikolojisinin ortaya çıkışı yeni sayılır. Siyaset psikolojisi disiplini bu adla 

ancak 1970’lerde örgütlenmeye başlamıştır. O dönemden bugüne bu disiplin, lisans 

ve yüksek lisans derslerinin açılması, Uluslararası Siyaset Psikolojisi Derneği’nin 

kurulması (1978), Uluslararası Siyaset Psikolojisi dergisinin çıkarılması (1980) ve 

siyaset psikolojisi derlemelerinin yayınlanmasıyla hızla gelişen bir uzmanlık alanı 

olarak belirdi. Bu yeni disiplin, siyaset bilimi içinde özellikle siyasi davranış dalı ile 

psikoloji içinde kişilik, sosyal psikoloji ve bilişsel psikoloji alanlarının etkileşimi 

çerçevesinde şekillenmekte ve psikolojiden çok, siyaset biliminin bir alt dalı olarak 

gelişmektedir. Bu disiplinin ortaya çıkışı ve evrimi hem dönemin yaygın kuramsal 

ve yöntemsel paradigmalarından hem de siyasi durumun ortaya koyduğu özgül 

sorunlardan etkilenmiştir. Bu bağlamda özellikle, Amerikan kaynaklı bir disiplin 

olarak siyaset psikolojisinin dönemin Amerikan siyasetinden ve uluslararası 

olaylardan etkilendiğini saptamak gerekir. Öyle ki, terör, uluslararası çatışma, etnik 

çatışma, İslami köktendincilik gibi konular disiplinin her zaman temel ilgi alanları 

olarak ortaya çıkmışlardır. 

Siyaset psikolojisi disiplininin tarihinde temel olarak üç evreye işaret edilebilir. 

1920’lerden 1960’lara kadarki ilk dönem aslında disiplinin tarih-öncesi olarak 

görülür. Bu dönemde siyaset psikolojisi diye ayrı bir disiplin henüz mevcut olmasa 


da sonradan bu disiplinin temel ilgi konularından birisi hâline gelen kişilik, kültür 

ve siyaset konularında temel eserler verilmiştir. Bu dönemin temel konusu, hem 

liderler (tekil bireyler) hem de kitleler düzeyinde siyasal kişilik sorusudur. Sigmund 

Freud’un (1856-1939) Leonardo da Vinci’nin kişiliği üzerine yaptığı çalışmayla 

başlatılan psiko-biyografi geleneği, önemli siyasi liderlerin analiziyle devam 

ettirilmiştir. Burada, hem siyasi liderlerin kişiliklerinin ne olduğu, lider olmanın ne 

demek olduğu, hangi kişilerin lider olmaya yatkın olduğu gibi sorular, hem de lider 

insanların bu kişilik özelliklerinin siyasi olaylara ve gelişmelere olan etkisi sorusu 

dikkate alınmıştır. Benzer şekilde, kitleler ve kitle davranışı sorusu da gündeme 

girmiştir. Özellikle Dünya Savaşları ve faşizm olgusundan beslenen bu merak, 

genel olarak belirli siyasi tutumlar (özellikle otoriterlik) ile belirli kişilik özellikleri 

arasındaki bağlantıların araştırılmasına zemin sağlamıştır. Bu dönemde psikanaliz 

temel yöntem olarak öne çıkmakla birlikte, saha araştırmaları da kullanılmıştır. 

Liderler ve kitleler sorunu günümüzde eskisi kadar merkezî olmasa da, kişilik 

ve siyaset konusu başkaca temalar üzerinden siyaset psikolojisinin temel ilgi 

alanlarından birisi olmaya devam etmektedir. 

Siyaset disiplininin ikinci evresinde, yani disiplinin artık bu adla örgütlenmeye 

başladığı dönemde, ilk dönemden oldukça farklı kuramsal ve yöntemsel 

yaklaşımlar ve farklı siyasi sorunlar öne çıkmıştır. Bu döneme kamuoyu, siyasi 

tutum ve seçmen davranışı araştırmaları damgasını vurmuştur. Davranışsalcı 

yaklaşımın hâkim olduğu bu dönemde, çok geniş çaplı anketlere dayalı 

saha araştırmaları ve katılımcı gözlem teknikleri kullanılmıştır. Kamuoyu 

araştırmaları, seçmen davranışı, siyasi katılım, siyasi toplumsallaşma ve kitle 

iletişimi gibi konular o dönemden itibaren disiplinin klasik konuları olarak öne 

çıkmaktadırlar. Bu geniş çerçevede ele alınan sorular çok ve çeşitlidir. Temel 

sorular olarak şunlar sıralanabilir: Parti aidiyetlerinin nasıl biçimlendiği; seçmen 

davranışı üzerinde ekonomik, ideolojik-siyasi ve psikolojik-kişisel değişkenlerin 

rolü ve önemi; bilişsel olarak tutumların nasıl geliştiği, bilişsel tutumlar ile 

duygular arasındaki ilişki; ırk ve cinsiyetin siyasi tutum ve seçmen davranışı 

üzerindeki etkisi; siyasi katılımın farklı biçimleri ve dereceleri; oy verme ile 

yurttaşlık bilinci arasındaki ilişki; siyasi toplumsallaşmanın niteliği; çocukluğun, 

ailenin, okulun, akran çevresinin, kitle iletişim araçlarının, siyasi olay ve 

deneyimlerin siyasi tutumlar üzerindeki etkisi; toplumsallaşma ile partizan 

tavırlar arasındaki ilişki; kitle iletişiminin bilişsel, duygusal etkileri.

1980 sonrasında başlayan ve günümüze kadar gelen üçüncü evrede disiplinin 

konularının çeşitlendiğini, yöntemsel ve kuramsal yaklaşımlarının çoğullaştığını 

saptıyoruz. İlk ve özellikle ikinci dönemin konularının yanı sıra bu dönemde özel 

olarak, ideolojiler, kimlikler, söylemler, inanç sistemleri ve bilişsel tutumlar, 

imaj ve algı sistemleriyle ilgili araştırmalar öne çıkmaktadır. Ayrıca, uluslararası 

çatışma ve etnik çatışma dinamikleri, çatışma çözme yöntemleri, terör, dehşet 

ve şiddet olguları da özel bir önem kazanmaktadır. Bu dönemde kuramsal 

ve yöntemsel düzeyde, ilk ve ikinci dönemde öne çıkan kişilik yaklaşımı ve 

davranışsalcı okul yerine, sosyal öğrenme ve bilişsel gelişme kuramları, bilgi 


işlem süreçleri, deneysel manipülasyon ve bilgisayar şemaları, evrimci psikoloji, 

nöro-psikoloji, kolektif davranış kuramları, rasyonel tercihler, retorik ve söylem 

analizleri gibi farklı yaklaşımların etkili olmaya başladığını görüyoruz. 

Sonuç olarak bugün gelinen noktada, siyaset psikolojisi disiplini oldukça zengin 

ve hızla gelişen bir literatür sunmaktadır. Bu alanın önemli isimlerinden olan 

David. O. Sears’ın ifadesiyle disiplinin en iyi yanı hâlâ çok gevşek olması ve 

bu nedenle yeni ve yaratıcı fikirlere açıklığıdır. Ancak bu aynı zamanda naif ve 

yetersiz açıklamaların da çok yaygın olduğu anlamına gelebilir. Öte yandan 

Sears, insan davranışının yeniden ekonomik saiklerle açıklanmaya başlandığı 

günümüzde siyasi olgulara psikolojik bir perspektifl e bakılmasının, duyguların, 

bilişsel mekanizmaların, kişiler-arası ilişkilerin ve irrasyonel olanın dikkat 

çekilmesinin önemli olduğuna da işaret ediyor.



1

 

Buraya kadar söylenenler, disiplin içinden yapılan bir tarihselleştirme ve 



değerlendirme olarak okunabilir. Oysa bence siyaset ile psikoloji arasındaki 

karmaşık bağıntıyı, disiplinin dar ufkundan ayrılarak daha tarihsel ve sosyolojik 

olarak ele alan ikinci bir analiz düzeyine ihtiyaç var. Bu analiz düzeyinde 

önce siyaset biliminin nesnesi olan ‘siyaset’ ile psikoloji disiplinin nesnesi 

olan ‘bireysel psikoloji’ arasındaki tarihsel bağıntıyı ve evrimi sorgulamamız 

gerekiyor. Ve elbette bu sorgulamaya, birey ile siyaset arasında konumlanan ve 

sosyolojinin nesnesi olan ‘toplum’ fikrini de dâhil etmek kaçınılmaz. Birey, toplum 

ve siyaset arasındaki ayrımları sanki kategorik ayrımlarmış ve ancak dışsal ilişki 

içinde olan varlıklarmış gibi ele almaktansa, bunların nasıl bir tarihsel süreçte

nasıl ayrımlaştıklarını ve bu farklılaşmanın modern siyaset ve birey açısından 

ne anlama geldiğini açıklamak daha ufuk açıcı olacaktır. Dolayısıyla siyaset 

ile psikoloji ilişkisini, siyaset psikolojisi disiplini dışında başka bir literatüre 

referansla anlatmakta fayda var. 

Öncelikle, birey, toplum ve siyaset arasındaki ayrımların tipik olarak modern 

ayrımlar olduğunu, modernlikle birlikte bunların birbirleriyle ilişkili ve farklı 

alanlar olarak kurulduğunu belirtmek gerekir. Bizler, artık birey, toplum ve 

siyaset terimlerini kullandığımızda tipik olarak modern ulus devlet çerçevesinde 

şekillenmiş bir bireye, topluma ve siyasete referans veriyoruz. Bu saptama, 

modernlik öncesinde tekil insan varlığının, insanların kolektif yaşamının ve 

iktidar ilişkilerinin mevcut olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak bu insani varoluş 

biçimlerinin modernlikle beraber radikal olarak özgün biçimler aldığı ve ilişkisel 

bir bütün oluşturdukları anlamına geliyor. Modernliği tanımlayan temel özellik, 

kendinden önceki toplumsal formasyonlarda olmadığı kadar ve özgün bir biçimde 

farklı alanlara bölünmüş olması ve bu bölünmenin sonucunda kazandığı içkin 

çatışma ve dönüşme dinamizmidir. Dolayısıyla, devlet ile (sivil) toplum ayrışması, 

siyasi olan ile toplumsal olan ayrımı, siyasi olan ile ekonomik olan ayrımı, özel alan 

ile kamusal alan ayrımı modernliğin temel kurucu ayrımları olarak öne çıkıyor. 

Bu ayrımlara eşlik eden bir başka büyük bölünme hiç kuşkusuz birey ile toplum 



1  David O. Sears, “Political Psychology”, Political Psychology: Classical & Contemporary Readings

der. N. J. Kressel (New York: Paragon House Publishers, 1993), 30.



arasında gerçekleşmiştir. Bu sürecin analizi, modern bireyin sancılı doğuşuna ışık 

tutacak ve modern öznenin iktidar ilişkileri içinde nasıl kurulduğunu açıklayacaktır. 

Erken modern dönemde (takriben 16.-18.yüzyıllar) insan fikrinin, kendini 

çevreleyen toplumdan soyutlanmış, saf bir bilinç öznesi olarak kavranmaya 

başlandığını görüyoruz. İnsan, tarihte ilk kez içinde bulunduğu toplumsal 

ilişkilerden, cemaatlerden, kolektif yapıları mümkün kılan tarih ve geleneklerden 

bağımsızmış gibi ele alınmıştır. İnsan bireyi, topluma ve devlete önsel bir 

varlık olarak, soyut ve evrensel bir doğaya sahip bir varlık olarak görülmüştür. 

Descartesci özne kavrayışı, insanın modernliğin şafağında kendi dışındaki 

her şeyin varlığından hatta ve dolayısıyla kendi varlığından bile şüphe etmeye 

başlamasının bir sonucu olarak, kesinlik arayışı sürecinde düşüncenin kendi 

içine dönmesini ifade eder. Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse varım” ifadesi, 

varlığın garantisi olarak modern öznenin ancak kendi bilincini, yani kendisi 

dışında her şeyin varlığından şüphe eden şeyi öne çıkarmak zorunda kaldığını 

gösterir. Böylece saf bir ‘bilinç olarak insan’ fikri ortaya çıkar. Modernlikte insan 

öznesi bir yandan bilince indirgenirken, öte yandan bedensel ve doğal ihtiyaçları 

merkezinde tanımlanmaya başlar. Nitekim mutlak devlet savunusunun yanı 

sıra (bununla bağlantılı olarak) radikal bir bireyci yaklaşımı da savunmuş olan 

Thomas Hobbes’un (1588-1679) düşüncesinde akılcı ve hazcı insan kavrayışının 

netleştiğini görürüz. Hobbes, Leviathan’ın oluşumuyla sonuçlanan doğa 

durumunu, “herkesin herkese karşı savaşı” olarak tarif ederken, her biri acıdan 

kaçan ve hazzının artırmaya çalışan atomize bireyler arasındaki kaçınılmaz 

çatışmaya işaret ediyordu. Sonradan ‘homo economicus’ olarak anılacak 

olan bu birey kavrayışı, insanı ve özelliklerini belirli bir tarihsel süreçte somut 

iktidar ilişkileri içinde kurulmuş olarak değil, sanki bu ilişkilerden önce gelen 

ve bağımsız bir varlıkmış, sanki bu ilişkileri haklılaştıran doğal bir özü varmış 

gibi, yani soyut ve evrensel bir akla ve çıkarlara sahipmiş gibi resmediyordu. Bu 

düşüncede insan, toplum ve tarih-dışı bir varlık olarak görüldüğünden, toplum 

ve devlet de insanın bu ‘doğal’ özelliklerine bağlı olarak açıklanan ikincil bir statü 

edindiler. Hem toplum hem de devlet, bireylerin yaşadıkları doğal ama tehlikeli 

varoluşa bir son vermek için akla dayalı bir sözleşmeyle kurdukları formel 

kurumsal yapılar olarak ifade edildiler. 

Sonuç olarak erken modernlikte siyasi düşüncede birey, toplum ve devlet 

birbirlerine dışsal varlıklar olarak kurgulandılar. Kapitalizm ve burjuvazi 

merkezli modern sivil toplumun ve modern ulus devletin kuruluş dinamiklerini 

düşündüğümüzde, bu ayrımların gerçek etkileri olan kurucu ayrımlar olduğunu 

söyleyebiliriz. Öte yandan bu ayrımlar, aynı zamanda belirli bir tarihsel süreçte 

değişen iktidar ilişkileri çerçevesinde mümkün olmuş söylemsel ayrımlardır. 

Fayda maksimizasyonu yapan akılcı birey; bu bireylerin bir sözleşmeyle 

oluşturdukları ve yaşam, özgürlük ve mülkiyet gibi doğal hakların alanı olan 

sivil toplum ve bu hakların daha iyi korunması için gerekli hukuksal biçim 

olarak devlet üçlüsüne dair söylemsel kurguda gözden kaçırılan şey, iktidar ve 

tahakküm olgusudur. Gerçekte, insanın toplum ve tarih dışı olarak görülmeye 


başlanması, insanları belirli cemaat bağlarına dayalı hak ve sorumluluklar içinde 

tutan ve birbirlerine bağlayan eski feodal yapının sarsıcı biçimde çözülmesinin bir 

sonucudur. Bu çözülme, yeni doğan burjuva sınıfı için pozitif bir kuruluş anlamına 

gelmişken, geniş kitleler için zorla proleterleşme süreci anlamına gelmiştir. 

Demek ki bu yeni insan modelinin arkasında tüm ağır tahakküm teknikleriyle 

birlikte sermaye sınıfının yükselişi vardır. Nitekim soyut ‘İnsan’ın aslında 

çok somut bir sınıfsal içeriğe sahip olduğu açıktır. İnsan Hakları Belgelerine 

dayanak olmuş olan ‘İnsan’, aslında belirtmeye gerek duyulmayacak şekilde, 

mülk sahibi burjuva bireyidir. Ayrıca, rasyonel soyut insan fikrinin gelişimi ile 

modern ataerkilliğin oluşumu arasında da doğrudan bir bağlantı söz konusudur. 

Modern insanın tanımlayıcı özellikleri olarak öne çıkarılan akıl, özerklik ve irade 

kavramları eril kavramlar olarak kodlanmış ve ancak bu özelliklere sahip olan 

burjuva-erkek bireylerin insan olarak kabul görmesiyle sonuçlanmıştır. Dahası, 

modern insanın somut bir ırksal içeriği olduğu da açıktır. Dolayısıyla, akıl ve 

irade merkezli bu soyut insan kavrayışı, kadın, proletarya, çocuklar, deliler, 

ırksal azınlıklar gibi grupları sadece siyasi-sivil yurttaşlık alanından değil, asıl 

olarak insan olma vasfından dışlayarak mümkün olabilmiştir. Nihayet, modern 

insanın kuruluşunda, tüm bu iktidar ilişkilerinin geri planında işleyen daha 

temel bir tahakküm biçimi daha tespit edilebilir ki bu da doğa üzerindeki artan 

tahakkümdür. Kapitalist bilim ve teknolojiyle gelen tahakküm, insanın kendini 

tüm varlıkların üstünde, özerk bir akıl, var edici ve yok edici mutlak bir irade 

olarak tasavvur edebilmesine imkân tanımıştır. 

Şimdiye kadar söylenenlerden, modern insan fikrinin özünde kötücül olduğu 

sonucu çıkarılmamalıdır. Modern insanın yoğun iktidar ilişkileri bağlamında 

kurulmuş olduğunu söylemek, onun tamamen ve giderilemez biçimde, 

pürüzsüz ve pasif biçimde tahakkümün esiri olduğu anlamına gelmez. Tersine, 

modern insan kavrayışı başından itibaren çelişkili bir kuruluş olmuş, akıl, 

özerklik, eşitlik, özgürlük ve irade gibi kavramlar daima, bu kavramların 

içeriğini sınırlamak isteyen tahakküm güçlerine karşı kullanılan radikal bir 

potansiyel barındırmışlardır. Soyutluk ve evrensellik fikirleri, somut mücadeleler 

bağlamında her zaman verimli gerilimlere zemin hazırlamışlardır. Sonuç olarak 

modern birey olarak var olmanın kendi içinde çelişkili bir süreç olduğunu 

söylemek gerekir. Marshall Berman’ın ifadesi bu gerilimi çok güzel betimliyor: 

“Modern olmak bizlere serüven, güç, coşku, gelişme ve kendimizi ve dünyayı 

dönüştürme olanakları vaat eden ama bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi, 

bildiğimiz her şeyi, olduğumuz her şeyi yok etmekle tehdit eden bir ortamda 

bulmaktır kendimizi.”

2

 

Her şeye rağmen, modern bireye dair Aydınlanmacı kavrayışın insan hakkında 



hep olumlu özellikleri öne çıkaran, asıl olarak iyimser bir görüş olduğu doğrudur. 

Bu kavrayış, İnsan’ı aklın ve özgürlüğün sürekli ilerlediği varsayılan modern 

dönemin öznesi olarak görmüş, hem modernliğin hem de modern öznenin 

2  Marshall Berman, Katı Olan Her şey Buharlaşıyor, çev. Bülent Peker ve Ümit Altuğ (İstanbul: 

İletişim, 1994), 27.



karanlık yönlerini görmezden gelmiştir. Akıl ve irade merkezli bu liberal insan 

kavrayışının 19. yüzyılın ortalarından itibaren sarsılmaya başladığını söyleyebiliriz. 

Yüzyıl sonuna ve 20. yüzyılın başına damgasını vuran sosyalizm, muhafazakârlık, 

romantizm, milliyetçilik gibi anti-liberal akımlar, farklı saiklerle ve farklı tarzlarda 

da olsa ‘homo economicus’ modelinin sorgulanmasına zemin hazırladılar. Karl 

Marx (1818-1883), hem ekonomi politiğin hem de din ve felsefenin soyut insan 

anlayışını eleştirerek, insanı somut toplumsal varoluşu içinde ele almayı önerdi. 

Düşüncesinde psikanalizin ön izlerine saptayabileceğimiz Friedrich Wilhelm 

Nietzsche (1844-1900), Descartesçı insana karşı bilincin zaman ve mekâna bağlı, 

psiko-fizik yapısını vurguladı, arzu ve içgüdülerin rolüne dikkat çekti. Genel olarak 

romantik-muhafazakâr akım, Devrim eleştirisi bağlamında insan aklının ve 

iradesini sınırlarına dikkat çekerek, itaat etme ve kolektif kurum ve geleneklere 

uyma yönündeki duygulara, yüzyıl sonuna doğru giderek daha fazla vurgulanan 

‘irrasyonel’ güdülere odaklandı. Gustave Le Bon (1841-1931) gibi muhafazakâr 

düşünürler, kitleler çağından duydukları korkuyu kitle olgusunu manipüle edecek 

tarzda bir kitle bilimi geliştirerek giderme uğraşında, bilinç dışı davranışların siyasi 

yaşamdaki önemine vurgu yaptılar. 

Ve nihayet, 19. yüzyıl sonunda Freud, bilinç dışı kavramının keşfiyle birlikte 

psikanalizi geliştirdi. Freud, Aydınlanmanın iyimserliği ile yüzyıl sonunun 

kötümserliği arasında bir geçiş figürü gibidir. Onun asıl radikal keşfi bilinç dışı 

kavramı olmakla birlikte, bilinç dışının bilgisine özellikle psikanaliz yoluyla sahip 

olabileceğimize de inanmıştı. Freud’un düşüncesinin radikalliği, insanda ne 

fizyolojiye ne de bilince indirgenebilen ayrı ve kendine özgü dinamikleri olan bir 

psişik yapının varlığına işaret etmesiydi. Bu psişik yapının dinamizmi, çok parçalı, 

kendi içinde bölünmüş ve çatışmalı olmasından kaynaklanıyordu. Freud bu psişik 

yapıyı, önceleri ‘bilinç, bilinçaltı ve bilinç dışı’ üçlüsü olarak, sonralarıysa ‘id, ego 

ve süperego’ olarak tanımladı. Sonuçta bu yapının nasıl karmaşık ve gergin bir 

bütün oluşturduğuna dair son derece verimli bir eser koydu ortaya.



3

 Freud’dan 

sonra onun eseri çok farklı ve çatışan biçimlerde yorumlanmış, bazı izleyicileri 

bilince diğerleri bilinç dışına, bazıları fizyolojiye ve içgüdülere diğerleri dil, kültür 

ve toplumsal ilişkilere daha fazla ağırlık vermişlerdir. Bunlar arasında en ufuk 

açıcı yorumlar, bana kalırsa, Freud’un psişik aygıtı kuran bölünme ve çatışmanın 

tam merkezine uygar toplum ve ataerkil kültürün Ödipal karakterli aile yapısını 

koyduğu gerçeğini fark edenler ve bu hattı izleyenler olmuştur. Nitekim Freud’un 

sonraki sosyal ve siyasal düşünceye en önemli etkisi, tam da bu iktidar ilişkileri 

içindeki karmaşık kuruluşunu izlenmesi sayesinde öznenin giderek daha 

merkezsiz ve daha çatışmalı bir söylemsel kuruluş olduğunun saptanması 

çerçevesinde şekillenmiştir. 

Freud sonrasında psikanalitik düşüncenin gelişiminde en önemli uğraklardan 

birisi Jacques Lacan (1901-1981) ise, diğeri de Lacan’ı eleştiren feminist 



3  Freud’un temel eserleri olarak bkz. Sigmund Freud, Haz İlkesinin Ötesinde, Ben ve İd, çev. Ali 

Nahit Babaoğlu (İstanbul: Metis, 2001); Sigmund Freud, Uygarlık, Toplum ve Din, çev. Emre Kapkın 

(İstanbul: Payel, 2004); Sigmund Freud, Cinsellik Üzerine, çev. Emre Kapkın (İstanbul: Payel, 2006).


psikanalistler olmuştur.

4

 Yapısalcı dilbilimi psikanaliz ile birleştiren Lacan’a göre 

dil, bilinç dışını anlamak için temel bir önem taşır. Ona göre, dil bilinç dışının 

koşuludur ve ayrıca bilinç dışı dil gibi yapılanmıştır. Lacan, öznenin (bilincin ve 

bilinç dışının) dile girişle yani sembolik alana giriş yoluyla kurulduğunu, ama 

tam da dilin yapısı nedeniyle, hiçbir zaman tam ve bütünsel bir varlık olarak 

kurulamadığını öne sürer. Dil, yani sembolik olan, özneye dışarıdan dayatıldığı 

ve onun kontrolünde olmadığı için, insanın kendi gerçekliği ile onu algılayışı 

arasında kapanamaz bir yarık oluşur. Bu yarık hem arzuyu var eden hem de 

onu imkânsız kılan kurucu bir yarıktır. Lacan, dilin bu kurucu etkisini, sembolik 

alanı kuran temel ilke olarak ‘Babanın Adı’, ‘Babanın Yasası’, ‘Yasak’ yani ‘Fallus’ 

üzerinden açıklar. Lacan sonrasında psikanalizi geliştiren feminist kuramcılar, 

post-yapısalcı kuram içinden Lacan’ı yorumlayıp eleştirdiler. Julia Kristeva ve 

Luce Irıgaray gibi kuramcılar, Freud ve Lacan’da ve tüm ataerkil söylemde tespit 

ettikleri fallus-merkezciliği aşmak için Ödipal dönemin öncesindeki anne-çocuk 

ilişkisine dikkat çektiler. Böylece Ödipal merkezli kültür ve dil kavrayışı yerine, 

pre-Ödipal dönemden kaynaklanan kültürel olanakları araştırdılar. Sonuçta, 

ortaya ben ile öteki ayrımının çok katı biçimde kurulmadığı, çok daha ilişkisel, 

hep oluşum hâlinde, bir süreç-olarak-özne kavrayışı çıktı.

Modern öznenin kuruluşuna dair psikanalitik geleneğin dışında ve ona muhalif bir 

başka perspektif Michel Foucault (1926-1984) tarafından geliştirilmiştir.

5

 Freud’un 

düşüncesinde iktidar ilişkileri sorunu öznenin kuruluşuna ancak kısmen ve 

dolayımlı olarak katılmıştı. Oysa Foucault için iktidar ilişkileri modern özneyi 

özne yapan şeyin ta kendisidir. Dahası, Foucault modern özneleşmeyi mümkün 

kılan iktidar pratikleri içine doğrudan psikiyatriyi ve psikanalizi de katar. Ona göre 

psikanalitik düşüncenin varsaydığı gibi, iktidar ile cinsellik birbirine karşıt şeyler 

değildir. Aynı şekilde, iktidar ile bilgi, özgürlük ve direniş arasında da karşıtlık 

ilişkisi yoktur. Kısaca Foucault, ‘baskıcı hipotez’ dediği şeye karşı, iktidarın 

sadece ve asıl olarak baskı, yasa ve yasakla değil, tersine üretken ve pozitif bir 

şekilde işlediğini savunur. Hatta Yasak’ın kendisi üretkendir. Modern iktidarın 

ürettiği asıl şey, özne ve özneye dair bilgidir. Özne olmak demek, insanları hem 

bireyselleştiren hem de bir nüfus olarak toplulaştıran belirli iktidar ilişkilerine 

tabi olmak demektir. Modern iktidar, disipliner ve biyo-iktidar teknikleriyle 

insanları, adlandırarak, sınıfl andırarak, normal olan ile olmayanı ayırt ederek, 

her bir bireyin hakikatini araştırarak ve her bir bireyi bu bilgiye dayalı kurumların 

ve söylemlerin ağına sokarak özneleştirir. Modern toplumda, insan öznelliğinin 

en temel hakikati olarak görülen şey ise cinselliktir ve psikanalitik söylem 

bu hakikatin bilgisini üreterek insanları cinsel özneler hâline sokar. Modern 

iktidar, cinselliği baskılamak yerine insanları cinsellik konusunda söyleme 

kışkırtarak, elde edilen bu itiraf sayesinde büyük bir cinsel bilim ve karmaşık bir 

4  Lacan için bkz. Saff et Murat Tura, Freud’dan Lacan’a Psikanaliz (İstanbul: Kanat, 2004).

  

Freud, Lacan ve Lacan sonrası psikanalitik feministler için bkz. Nick Mansfield Öznellik: Freud’dan 



Haraway’e Kendilik Kuramları, çev. H. Çetinkaya-R. Durmaz (İzmir: Ara-lık, 2006).

5  Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, çev. Hülya Uğur Tanrıöver (İstanbul: Ayrıntı, 2007); Michel 

Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay (Ankara: İmge, 2000).



cinsellik aygıtı kurar. Foucault’ya göre bu cinsellik aygıtı tam da insanları belirli 

cinsiyetlere sahip özneler, belirli türden arzulara, duygulara ve davranışlara 

sahip kadınlar ve erkekler hâline getiren şeydir.

Foucault’nun iktidar ilişkileri vurgusu ve post-yapısalcı yöntemi psikanaliz 

geleneğiyle birleştirmeye çalışan feminist Judith Butler’ın kuramı günümüzde 

sosyal kuramın özne kavrayışında ulaştığı noktayı işaret etmektedir.



6

 Cinsiyet-

toplumsal cinsiyet ayrımını sorgulayan Butler, cinsiyetin de ‘doğal’ bir şey 

olmadığını, toplumsal cinsiyeti düzenleyen heteroseksüel normlar yoluyla 

kurulduğunu göstermeye çalışır. Ataerkil söylem, Ödipal Yasak yoluyla, yani 

‘Babanın Yasası’na referansla bireyleri, doğal bir cinsiyete, tutarlı ve doğal bir 

benliğe ve bir içsel bütünlüğe sahip varlıklarmış gibi kurmaya çalışır. Bir ‘cinsiyet 

olma’ süreci, yani cinsiyetli bir bedene sahip bir ‘özne’ olarak doğallaşma süreci, 

insanlar üzerinde kurucu bir rol oynamakla birlikte aslında hiçbir zaman bu oluş 

süreci tam olarak başarılamaz. Çünkü cinsiyetli bir özne (kadın, erkek, eşcinsel 

vb.) olmak, bir normun, bir kimliğin sürekli olarak icra edilmesine, sürekli bir 

davranış dizgesinin tekrar edilmesine bağlıdır. Ve insanlar, iktidar ilişkilerine tabi 

olmakla birlikte (aslında tam da bu nedenle ve bu sayede) ‘özne’ oldukları için bu 

kimlikleri icra etmek yerine, farklı türden icra eylemleri yoluyla kimlikleri altüst 

de edebilirler. 

Bu fikirleri ileri süren sadece Butler değil elbette. Günümüzün sosyal ve siyasal 

kuramında özne kavrayışı ağırlıklı olarak post-yapısalcı bir perspektifl e ele 

alınmakta ve öznenin söylemsel bir kuruluş olduğuna dikkat çekilmektedir. 

Öznenin ya da herhangi bir şeyin söylemsel bir kuruluş olduğunu söylemek, onun 

gerçekliğini veya maddiliğini yadsımak anlamına gelmez. Tersine, onu doğal, 

değişmez bir öze, kendiliğinden bir anlama ve bütünlüğe sahip bir varlıkmış gibi 

değil de, somut iktidar ilişkileri içinde kurulan ve bu nedenle de hiçbir zaman tam 

olarak kurulamayan, sürekli dönüşüme açık ve çatışmalı bir oluş süreci olarak 

ele almak anlamına gelir. 

Öznelerin iktidar ilişkileri içinde söylemsel olarak kuruluş dinamiğine dikkat 

çeken bu kuramsal perspektifin, siyaset ile psikoloji ilişkisine dair ufuk açıcı 

ve son derece verimli bir katkı sunduğunu düşünüyorum. Elbette, meta-teorik 

düzeyde ifade edilen bu perspektifin, somut olguları anlamak için somut, tarihsel 

ve kültürel farklara dayalı analizlerle geliştirilmesi gerekli. Bu perspektifin görüş 

alanımıza soktuğu en önemli alan hiç kuşkusuz toplumsal cinsiyet, cinsellik ve 

cinsel kimlikler sorusu. Buradan bakınca, cinsler arasındaki farklılıklara dayanan 

bu toplumsal cinsiyet kurgusunun aynı zamanda, iktidar ilişkilerini belirli 

kılmanın asli bir yolu olduğunu da anlıyoruz. Joan Scott’un ifadesiyle, “toplumsal 

cinsiyet, iktidarın doğrudan ortaya konduğu ya da ortaya konması aracılığıyla 

oluşturulan asli alandır.”

7

 Dolayısıyla, ben ile öteki arasındaki doğallaştırılmış 



6  Judith Butler, Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi, çev. Başak Ertür (İstanbul: 

Metis, 2008); Judith Butler, İktidarın Psişik Yaşamı: Tabiyet Üzerine Teoriler, çev. Fatma Tütüncü 

(İstanbul: Ayrıntı, 2005).

7  Joan Scott, Toplumsal Cinsiyet: Faydalı bir Tarihsel Analiz Kategorisi, çev. Aykut Tunç Kılıç 


ve hiyerarşikleştirilmiş farka dayalı tüm iktidar ilişkilerinde (sınıfsal, ırksal, 

etnik vb.) toplumsal cinsiyetin kurucu bir rol oynadığını görebiliyoruz. Ayrıca bu 

perspektiſt en bakınca siyasal varoluşumuzda hâkim olan otoriterlik, tahakküm 

ve şiddet olguları da farklı bir açıdan aydınlamış oluyor. İnsanlar arasında 

doğallaştırılmış ve hiyerarşikleştirilmiş bir farkın kurulduğu her anda, bazı 

insanların nasıl hızla insanlık statülerini yitirebildiğini, insanları ötekileştirme 

pratiklerinin nasıl ağır şiddet biçimlerine yol açtığını anlayabiliyoruz. Nihayet 

bu perspektif bize adalet, eşitlik, özgürlük, evrensellik, insanlık gibi kavramları 

yeniden değerlendirme imkânı sunuyor. Bu değerlerin güçlenmesi için ne 

tür siyasi öznellik biçimlerinin gelişmesi gerektiğini ve bu öznelliklerin ne tür 

toplumsal ilişkiler yoluyla gelişebileceğini gösteriyor. 

Modernliğin temelden bir dönüşümüne, bir zamanlar kısmen de olsa insanların 

yerini ve kimliğini sabitleyen modern yapıların derinden sarsılmasına, konumlar, 

yerler, mekânlar, kimlikler arasındaki sınırların giderek aşınmasına tanık 

olduğumuz günümüz dünyasında, öznelerin ve kimliklerin neden giderek daha 

merkezsiz ve dağınık; kararsız ve dengesiz olarak görüldüğünü anlamak zor 

değil. Modernliğin artık çözülmekte olan örgütlü evresinde kısmen daha istikrarlı, 

tutarlı ve kararlı kolektif kimlikleri mümkün kılan refah devletinin yapıları bir bir 

çözülüyor. ‘Modernliğin çözülmesi’ ya da daha sıklıkla ‘post-modernizm’ olarak 

anılan bu dönemde özne ve kimlikler sorununun giderek daha belirgin bir siyasi 

önem kazandığını görüyoruz. Bu evrede birbiriyle çatışan üç tür öznelleşme 

dinamiğinin olduğunu görüyoruz. Bir yandan Frederic Jameson tarafından 

‘şizofrenik’ olarak adlandırılan, ben ile öteki ayrımının silindiği, geçmiş, şimdi ve 

gelecek arasındaki bağlantıların kopup, şimdinin mutlak bir karakter edindiği, bu 

nedenle de bir benlik kaybı olarak deneyimlenen, tamamen merkezsizleşmiş, 

tamamen akışkan hâle gelmiş bir öznellik ve kimlik deneyimi alanı güçleniyor.



8

 

Öte yandan post-modernitenin bu radikal akışkanlığına karşı yine post-modern 



bir tepki olarak şekillenen reaksiyoner özne ve kimlik oluşumları da güçleniyor. 

Cinsiyetçi, ırkçı, etnik, dinsel, cemaatçi gibi farklı biçimler alabilen bu yönelim, 

ben ile öteki arasındaki ilişkiselliği radikal olarak inkâr eden ben-merkezci, 

ötekini dışlayan dogmatik bir kimlik ve kimlik siyasetine dayanıyor. Nihayet, 

günümüzde bir umut ışığı olarak güçlenen üçüncü bir yönelim var ki burada 

öznenin ve kimliklerin akışkan ve ilişkisel olduğu kabul ediliyor ve bu ilişkiselliğin 

nasıl olup da daha ileri demokratik biçimlerde yaşatılabileceği araştırılıyor. Ben 

ile öteki arasında, ötekileştirmeye dayanmayan, iletişim ve diyaloğa dayalı bir 

melezlenme, birlikte dönüşme arzusunu ifade eden öznellik biçimleri bunlar. 

Sonuç olarak modernliğin içinden geçmekte olduğumuz bu evresinde benlik, 

toplum ve siyaset arasındaki karmaşık ilişkilere dair yeni ve ufuk açıcı bir görüş 

edinmek için, öznenin söylemsel kuruluşunu vurgulayan kuramsal perspektif 

ile yeni demokratik öznellik biçimlerini hayata geçirmeye çalışan politik 

(İstanbul: Agora, 2007).



8  Frederic Jameson, “Postmodernizm ya da Geç kapitalizmin Kültürel Mantığı”, Postmodernizm, der. 

Necmi Zekâ (İstanbul: Kıyı, 1990), 85.



mücadelelerin birlikte ele alınması önemli görünüyor. 

Kaynakça

David O. Sears, “Political Psychology”, Political Psychology: Classical & Contemporary Readings, der. 

N. J. Kressel (New York: Paragon House, 1993).

Frederic Jameson, “Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı”, Postmodernizm, der. 

Necmi Zekâ (İstanbul: Kıyı, 1990), 59-116.

Joan Scott, Toplumsal Cinsiyet: Faydalı bir Tarihsel Analiz Kategorisi, çev. Aykut Tunç Kılıç (İstanbul: 

Agora, 2007).

Judith Butler, Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi, çev. Başak Ertür (İstanbul: Metis, 

2008).

Judith Butler, İktidarın Psişik Yaşamı: Tabiyet Üzerine Teoriler, çev. Fatma Tütüncü (İstanbul: Ayrıntı, 



2005).

Marshall Berman, Katı Olan Herşey Buharlaşıyor, çev. Bülent Peker ve Ümit Altuğ (İstanbul: İletişim, 

1994).

Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay (Ankara: İmge, 2000).



Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, çev. Hülya Uğur Tanrıöver (İstanbul: Ayrıntı, 2007).

Nick Mansfield, Öznellik: Freud’dan Haraway’e Kendilik Kuramları, çev. H. Çetinkaya ve R.Durmaz 

(İzmir: Ara-lık, 2006).

Saff et Murat Tura, Freud’dan Lacan’a Psikanaliz (İstanbul: Kanat, 2004).

Sigmund Freud, Cinsellik Üzerine, çev. Emre Kapkın (İstanbul: Payel, 2006).

Sigmund Freud, Haz İlkesinin Ötesinde, Ben ve İd, çev. Ali Nahit Babaoğlu (İstanbul: Metis, 2001).

Sigmund Freud, Uygarlık, Toplum ve Din, çev. Emre Kapkın (İstanbul: Payel, 2004).

Okuma önerileri

Arno Gruen, İçimizdeki Yabancı: Nefretin Kökenleri, çev. İlknur Igan (İstanbul: Çitlembik, 2007).

Bruce Brown, Marx, Freud ve Gündelik Hayatın Eleştirisi, çev. Yavuz Alogan (İstanbul: Ayrıntı, 1989).

Engin Geçtan, İnsan Olmak: Varoluşun Bireysel ve Toplumsal Anlamı (İstanbul: Adam, 1984).

Joel Kovel, Arzu Çağı: Radikal Bir Psikanalistin Gözlemleri, çev. Abdullah Yılmaz (İstanbul: Ayrıntı, 

2000).


Murat Paker, Psiko-Politik Yüzleşmeler (İstanbul: Birikim, 2007).

Serol Teber, İnsanın Hiçleşme Serüvenine Giriş: Politik Psikoloji Notları (İstanbul: Papirüs, 2001).

Wilhelm Reich, Faşizmin Kitle Ruhu Analizi, çev. Bertan Onaran (İstanbul: Payel, 2002).

Zygmunt Bauman, Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları, çev. Sedef Özge (İstanbul: Ayrıntı, 2000).



Yüklə 177,21 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©www.azkurs.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə