''Kötüler Tanrı'yı, Tanrı ise iyileri kullanır



Yüklə 388.5 Kb.
səhifə1/4
tarix23.06.2017
ölçüsü388.5 Kb.
  1   2   3   4
SAİD NURSİ, FETHULLAH GÜLEN VE "LAİK" SEMPATİZANLARI

Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI

Ahmet Taner Kışlalı, dünya gözü ile okuyabildiği, Cumhuriyet'te yayınlanmış yazılarından sonuncusunda
Giordano Bruno'nun bir sözünü aktarmıştı.

''Kötüler Tanrı'yı, Tanrı ise iyileri kullanır!..'' demiş Bruno.

Kışlalı, Tanrı'nın kullandığı iyilerin örnekleri olarak ilk aklına gelen birkaç ismi sıralarken Atatürk'ü de başta anmıştı. Eğer bu listeyi tamamlamak gerekirse, Kışlalı'nın kendisini, Aksoy'u, Mumcu'yu ve daha nicelerini eklemek gerekir.

Tanrı'yı kullanmaya çalışmış olanlara dair de pek çok örnek bulunabilir. oğrusu, bu açıdan bakılınca Said Nursi'nin çok açık sözlü olduğunu söyleyebiliriz. "Ben, Kur'an'ı sözlerimle övmüyorum, sözlerimi Kur'an'la övüyorum" demekten çekinmediğini göreceğiz. Kullanılma konusunda, Fethullah Gülen ile Said Nursi arasında çok önemli farklar bulunmaktadır. Doğrusu, Said Nursi'nin kendi tutkularının ve kurgularının dışında bir etkiye tâbi olduğunu; özellikle de herhangi bir uluslararası güç merkezinin aleti olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir. Buna karşılık, bu kitabın önceki yayınlarının yapıldığı tarihten bu yana meydana gelen gelişmelerin sonucunda, Fethullah Gülen gerçeğinin asla bireysel bir olaydan ibaret olmadığı, uluslararası  alana taşan çok derin ve önemli bağlantılarının bulunduğu daha da açıklık kazanmıştır. Esasen, öteden beri bilinmektedir ki Cumhuriyet karşıtı oluşumlar içinde asıl önem taşıyanlar da arkalarını uluslararası nitelikte bir  güce dayamış olanlardır. Falih Rıfkı Atay bu gerçeği, yıllar önce, şu cümlelerle dile getirmiştir:

"Her yerde Devrimin karşısına belli başlı birkaç hasım çıkıyor. (1)
Eski nesillerin kara kafalı enkazı; (2) rejimlerin ve kafaların değişmesinden zarar görenler;
(3) bu üçüncü hasmın adını vermezden evvel küçük bir methale (girişe) ihtiyaç var.

Dahildeki hasım unsurları yenmek genç inkılapçılar için güç olmamıştır. Asıl müşkülat bu karanlık kuvvetleri harekete getiren... yabancılardan geliyor. Afrika'da, yakın ve uzak şarkta garpçılığın en korkunç düşmanı bizzat garptır... Büyük menfaat, insaniyet idealistlerini, yamyamlara, insan eti yemenin faydalarından bahsedecek hale sokmuştur. Balkanlarda Türk ekalliyetlerine (azınlıklarına) garp harflerini reddettirmeğe çalışanlar, oralarda garp medeniyetinin önayağı olmak vazifesini almış olanlardan yardım görüyorlar. Şimdi en  büyük garp düşmanı garptır... Garp hürriyetten, ilimden, fenden, seviye ve şuurdan korkuyor. Garptan şimdi şu haykırış geliyor:

Aman garplı olmayınız. Şark milletlerine ilk öğretilecek hakikat budur:

Her yerde mücedditler (yenilikçiler), fes ve sarığın üstündeki sarıktan evvel, silindir şapkanın üzerindeki sarığı çıkarmalıdırlar."[1]

Öyle anlaşılıyor ki günümüzün egemenleri de yeryüzünü, kendileri açısından yönetilebilir kılmak ve sömürülerini sınırsızlaştırmak için, "fenden, seviye ve şuurdan" yoksun nesillerin oluşumu yönünde çaba sarf etmek gereğini duymaktadırlar.

Dün olduğu gibi, bugün de insanları belli bir yerde tutmak veya belli bir yere sürüklemek bakımından en etkili yolların başında din sömürüsü gelmektedir. Gramsci, insanları kafasından yakalayacaksınız diyor ve ekliyor, kafasından yakalayınca, kolu, bacağı, gövdesi kendiliğinden gelecektir. İnsanları kafalarından yakalayabilmek için, kafa yapısının biçimlenmesinde çok önemli bir etken olan inanç alanının elbette ki ihmal edilmemesi gerekir. Din sömürüsünün ve dinsel inanç adı altında, duygu ve düşünceleri uyuşturan ve yozlaştıran bir takım safsataların üretilmesinin gereği ve önemi burada kendisini göstermektedir.


B açıdan bakıldığında, İslam dininin, din sömürücülerinin işini zorlaştıran kendisine özgü birtakım özellikler taşıdığı görülmektedir.

Her şeyden önce, İslam'da ruhban sınıfının bulunmayışı, kitleleri inançlarından yakalayarak avucunun içine almış bir dini liderin imâlini güçleştirmektedir. Böyle birisinin varlığı, tek tek insanları kafalarından yakalamak zahmetini ortadan kaldırabilir. Böyle olunca sözde dini lider konumundaki bir kişiyi elegeçirmek, bir bütün olarak ulusu veya tümüyle İslam alemini çekip çevirmek bakımından kimilerinin ağzının suyunu akıtan kolaylıklar sunuyor olmalıdır. Bu nedenledir ki hilafet, İslam topluluğunun kendi içinden çok, dışarıdan, yeryüzünün egemenlerinden kaynaklanan ve tahrik edilen bir özlem olarak


sürekli bir biçimde gündemde tutulmaktadır.

Bu noktada, Clinton'un Endenozya'da bir camiyi ziyaretinden sonra yaptığı şu açıklamalar yeterince aydınlatıcıdır:

"Batı dünyası ile İslam arasında bir barış ve diyalog kurulmasına engel olan şey, bir kanal eksikliğidir.
İslam dünyasının bir başı (Halifesi) yok. Hıristiyanlığın Papalık gibi bir kuruluşu var. (...)

İslam dininin gerçek bir lideri (Halifesi) olsa, onu Beyaz Saray'a çağırır diyalog başlatırdık."[2]

Söz buraya gelince, şöyle bir sorunun zihinlere takılması kaçınılmaz görünüyor: Acaba Fethullah Gülen
ve "Ilımlı İslam", İslam'da var olduğu ileri sürülen bu tür bir eksikliği kapatmak amacıyla mı oluşturulmuştur? Eğer öyle ise, şimdilik görünen odur ki yapılan hesaplarda bazı yanlışlıklar vardır;
ne Türkiye'nin bu kadar hafife alınması, ne de gördüğü bunca ekonomik ve medyatik desteğe karşın, Fethullah Gülen'e bu ölçüde umut bağlanmış olması gerçekçidir ve eğer öyle ise, bu topraklardan Atatürk'ün gelip geçmiş olmasının önemi, kimilerince yeterince anlaşılmış değildir.

Ancak, unutmamak gerekir ki her şey bitmiş değildir. Yarın ne olacağı yine de belirsizdir. Cumhuriyet'in geleceği, bir dizi karmaşık faktörle birlikte, Cumhuriyet'i korumak ve yaşatmak sorumluluğunu taşıyanlar tarafından belirlenecektir.



Giriş

Elinizdeki bu çalışma, Mülkiyeliler Birliği'nin düzenlediği ve 22 Nisan 1998 tarihinde Ankara'da Türk
Harb-İş Sendikası salonunda verdiğim aynı başlığı taşıyan konferans metni esas alınarak hazırlanmıştır. Söz konusu konferansa gösterilen yoğun ilgi de doğrulamış bulunuyor ki günümüzün temel sorunları çerçevesinde ve ülkemizin genel çıkarları bakımından büyük önem ifade eden bir konuya eğilmiş bulunuyoruz. Önce, ele aldığımız konuyu işlerken izlediğim planla ve yöntemle ilgili kısa bir açıklama yapmak isterim.

Elinizdeki çalışmada,  bu iki kişilik, Said Nursi ve Fethullah Gülen, düşünce yapıları, ruhsal yapıları, mücadeleleri ve bu mücadelelerinin sonuçları itibarıyla ele alınacak ve tanıtılmaya çalışılacak.


Bu yapılırken, bu iki isim ekseninde bazı toplumsal ve siyasal sorunlar da ele alınacak; bu sorunlarla ve
bu sorunların belirlediği çerçeve ile bu iki isim arasındaki ilişkiler tartışılmaya çalışılacaktır.

Benim yapacağım şey aslında fazla karmaşık değil. Esas itibarıyla, ele aldığım bu iki kişinin yazdıkları,


ortaya koydukları kendi özgün düşünceleri, benim sunuşumun başlıca dayanağını teşkil edecektir.
Yani, onlara karşı yazılmış kitaplar, onlara karşı hazırlanmış raporlar değildir benim bu çalışmamın hareket noktasını  oluşturan. Doğrudan doğruya, kendi yazdıklarından hareketle bir sunuş yapmaya çalışacağım. Bunlara ek olarak ele alınan, bu isimlerin  kendi sempatizanlarının (örneğin, Şerif Mardin), bu kişiler hakkında söylediklerinden ve yazdıklarından da yararlanacağım. Benim ortaya koyacağım açıklamaların, görüşlerin ve gözlemlerin dayanağı, esas olarak bunlar olacaktır.

Tabiatıyla, bu gözlemleri ortaya koyarken, yeri geldikçe kendi görüşlerimi de olabildiğince belirlemeye ve kendi tespitlerimi ve vardığım sonuçları da ortaya koymaya çalışacağım. Said Nursi ve Fethullah Gülen, ülkemizin yakın tarihinde oldukça  önemli iki isim... Cumhuriyetin iki önemli anti-tezi... Bunlardan önce Said Nursi'nin yaşamıyla ilgili bazı kısa açıklamalar yapmak istiyorum.



Said Nursi' nin Yaşam Öyküsü

1873’te Bitlis'in Nurs Köyünde doğdu. Nursi ismi bu köye izafeten kendisinin soyadı olarak kullanılmaktadır. Kısa bir süre Molla Mehmet Emin'den ders almış, düzenli bir eğitim görmemiş, görememiştir. Somut anlamda başlıca çabası ve amacı, doğuda, Kahire'deki El Ezher benzeri Medrese-Tüz-Zehra adında bir medrese kurulmasını sağlamaya yönelik olmuştur. Bunun için 1897'de Padişah Abdülhamit'i ziyaret etmiş; düşünceleri padişah tarafından tehlikeli görülmüş, kabul edilmemiş, 1907'de ikinci gelişinde tutuklanmış ve kısa bir süre akıl hastanesine gönderilmiştir. Serbest bırakılınca Selanik'e gitmiş, Meşrutiyet yanlılarıyla teması olmuş, 1908'de İttihadı Osmani Cemiyeti’nin kuruluşunda rol oynamış, Tanin, Mizan, Serbesti, İkdam, Şark ve Kürdistan, Volkan gibi gazete ve dergilerde yazmıştır.

Tunaya'nın ve başka bir kısım tarihçilerin tespitlerine göre 31 Mart'ın düzenleyicileri arasındadır [3]; ancak, kendisi bunu reddetmektedir. Yargılama sonucunda da beraat etmiştir. 1912'de İttihatçıların


gizli polis örgütü olan Teşkilat-ı Mahsusa'da görev almış; 1916'da da savaşta Ruslara esir düşmüş;
sonra, İstanbul ve Van'da yaşamının bir kısmı geçmiştir. Van'da bir süre sürgün olarak bulunmuştur.

Şeyh Said
 Ayaklanması üzerine, ayaklanmaya katıldığı iddiasıyla İstanbul'a getirilmiştir. Daha sonraki dönemlerde Burdur, Isparta ve Bala'da sürgün hayatı yaşamıştır. Cumhuriyet döneminde birkaç kez tutuklanmıştır. 50'den sonra rahattır ve iktidarla iyi ilişkiler içindedir.

Said  Nursi ile ilgili bazı kaynaklarda, O’nun yaşamının üç döneme ayrılarak incelendiğini görmekteyiz:


1. dönem, doğumundan 1926'ya dek siyaset yoluyla dine hizmet olarak belirlenmektedir. İkincisi, 1926-1949 yıllarını kapsayan Risale-i Nurların (nur kitapçıkları) yazımıyla geçen dönemdir. O günlerde gazete bile okumadığını kendisi ve yandaşları zikretmektedirler. 1949'dan Ölümüne kadar -yandaşı bazı yazarların benimsediği tabirle- "siyasileri irşat (onlara yol göstermek) tarikiyle onlara doğru yolu göstermek ve onları dine hizmetkar yapmak" olarak ifade edilen bir dönem yaşamıştır.[4]

Said Nursi'nin Yazdıkları

Said  Nursi'nin yapıtlarının Türkçe harflerle yazılmış olanlarını, doğrusunu isterseniz, öğrencilik yıllarımdan itibaren okuyup anlamaya çalışmışımdır. Fakat son derece ağdalı, anlaşılmaz, kendine özgü bir üslubu olduğu için zaman zaman acaba bendeki bir eksiklikten mi kaynaklanıyor diye düşündüğüm olmuştur. O zamanlar, belki daha kolay anlaşılır umuduyla Sözler isimli risalesini, Fransızca çevirisinden anlamaya da çalıştım. Tüm bu çabalardan sonra, anlaşılamamasının asıl nedeninin, yazdıklarının hacmine oranla anlaşılacak çok az şey yazmış olmasından kaynaklandığı sonucuna vardığımı belirtmeliyim
.
Esasen, Said Nursi'ye karşı takdir ve hayranlık duygularıyla dolu olanların da genellikle, bu duygularının nedenlerini açıklamak bakımından, onun ne anlattığı, düşünsel plandaki katkılarının ne olduğu konusunda ikna edici bir gerekçe bulmakta güçlük çektikleri; onun yerine, anlaşılamayacak kadar derin görüşler ortaya koyduğu yolundaki bahanelerin arkasına sığındıkları görülür.

Esasen, Nurculukta anlamanın önemi yoktur. Zira, inanılmaktadır ki Nurculukta anlamadan da alim olmak mümkündür. Said Nursi'ye göre, Risale-i Nurları okuyan bir kimse "hiç anlamasa bile, değil mi ki, Risale-i Nur talebelerinin manevi bir kişilikleri vardır; öyleyse bu zamanın bir alimidir" [5]. Said Nursi, ayrıca, ifade etmektedir ki "Risale-i Nur bir elektriğe benzer. Son derece yüksek ve derin bir ilimdir o. Öyleyken ne tahsile, ne ders çalışmaya hacet kalmadan; zahmet bile çekmeden herkes onu anlayabilir. Ondaki derin bilgileri alabilir".[6]

Nursi'nin bazı risaleleri, yalnızca Arap harfleriyle yazılmıştır. Bu tür metinleri, Arap alfabesiyle yazılmış metinleri okuyabilen yazarların yazdıklarından ve aktarmalarından yararlanarak değerlendirmeye çalıştım. Bunların içerisinde özellikle Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Said 'in kendisini ve Nurculuğu nasıl gördüğünün anlaşılması bakımından önemlidir. Bu risale, Turan Dursun'un Müslümanlık ve Nurculuk isimli kitabında ayrıntılı bir biçimde incelenmiş ve aktarılmıştır. Turan Dursun'un bu yapıtında Sikke-i Tasdik-i Gaybi başlıca kaynak olarak alınmış ve inandırıcılığı sağlayabilmek bakımından, kitabın arkasında Sikke-i Tasdik-i Gaybi'den yararlanılan bölümlerin fotokopileri de verilmiştir.



Turan Dursun, bu kitabını mümin bir müslüman olduğu dönemde yazmış ve bu kitabında Said Nursi'yi ve  Nurculuğu İslamiyet açısından da irdelemiştir.

Said Nursi'nin Önemi

Said Nursi'nin önemi nereden kaynaklanıyor? Daha doğrusu, Said Nursi'yi taraftarlarının gözünde neredeyse (bunun abartılı bir ifade olmadığını sanıyorum) peygamber mertebesine çıkaran nedir?
Turan Dursun'un, Nursi'nin özgün kaynaklarından yaptığı aktarmalara  dayanarak bunları ortaya koymaya çalışalım.

Nursi'nin bu konudaki başarısının sırrı, esas olarak, kendi ifadesiyle Kuran'ı kendisine dayanak yapmak suretiyle müritlerinin ve taraftarlarının gözünde erişilmez bir yer kazanabilmiş olmasıyla açıklanabilir.


Bu çabasında Kuran'dan nasıl yararlandığını ifade ederken

"Ben, Kur'an'ı sözlerimle övmüyorum, sözlerimi Kur'an'la övüyorum" demektedir.[7] Bunun için yaptığı, Kuran'daki bazı ayetleri alıp bunları, kendisini öven, kendisini önemlileştiren yorumlara kavuşturmaktır.

Örneğin, Kuran'da Nur Suresi'nde yer alan bir ayette, ateşsiz yanan nurdan bahis vardır. Said Nursi, burada nurdan bahsedilmesinden hareketle, Nur Suresi "Hem işaret eder ki, Risale-i Nurların müellifi de ateşsiz yanar. Tahsil için külfet ve ders alma zorunluluğuna katlanmadan nurlanır ve alim olur." diyebilmektedir. Yani, Nur Suresi'nde ateşsiz yanan bir alevden bahsedildiğine göre, buradan,
kendisi de eğitim görmeden nur gibi parıldayan bir insan olduğunun Kuran'da işaret edildiği
sonucuna varmaktadır.[8]

Hûd Suresi'nin 105'inci ayetinde, "içlerinde bedbaht olanlar da said olanlar da vardır" denilmektedir. Said sözcüğünün, Arapça'da mutlu anlamına geldiğini öğreniyoruz. Nursi, bu ayette, "said" sözcüğünün yer almasına dayanarak, kendisinden söz edildiği sonucuna varmaktadır.



Kuran'dan bu şekilde kendisini yüceltici sonuçlar çıkarabilmek için, eskilerin "cifir" dediği yöntemden de yararlanmıştır.  "Cifir", harflere bazı sayılar izafe ederek geleceği bilme olarak ifade edilir. Çok saygın
pek çok İslam bilgini, İslamiyetle tanışıklığı olan, İbn-i Haldun'dan Ziya Paşa'ya kadar herkes, "cifir" yönteminin İslamiyet'le alakası olmayan uydurma bir metot olduğunda müttefiktirler.

Ziya Paşa'nın Harâbât'ında da "cifir" yöntemini hicveden dizeleri vardır:

"Müstakbele şimdi hükmolunmaz!
Gaipteki Cifir ile bulunmaz"

"Cifir", ne denli uydurma bir yol olsa da, kimilerince geleceği bilme yöntemi olarak kabul edilir. Gerçekte, Said Nursi'nin yaptığı çok daha garip bir  çabadan ibarettir. Onun yaptığı, "cifir" yöntemiyle geleceği bilmek iddiasından farklıdır. Nursi'nin çabası, çoğu yerde, kendisiyle ilgili bazı olguların ve oluşumların, geçmişte, hem de Kuran'da öngörülmüş olduğunu ispat etmeye yöneliktir.

Örneğin, Enam Suresi'nin 161 inci ayeti Peygambere hitaben, "De ki : Şüphesiz Rabbim, beni doğru yola iletmiştir." denilmektedir. Nursi, burada da kendisine hitap edildiği kanısındadır. Bu kanısının ilginç bir dayanağı vardır. Bu ayetin sayı değeri, "cifir" hesabına göre 1316'dır. Bu da Said'in Nur Risalelerini hazırlamaya başladığı tarihtir; kendisinin kastedildiğini buradan çıkarsamaktadır.

Bütün bunlarla ne anlatmak istediğim çok açık olmamış olabilir. Ne anlatmak istediğimi ortaya koymak bakımından, izninizle bir örnek vereyim. Örneğin, benim soyadım, Işıklı olduğuna göre, Nursi gibi düşünecek olsaydım, Atatürk'ün sözlerinde nerede ışık sözcüğü geçiyorsa, orada beni kastettiği sonucuna varmakta haklı olabilirdim. Veyahut



"Ey Türk Gençliği, birinci vazifen..."

diye başlayan hitabı ele alırdım, oradan bazı harflere, bazı sayılar atfederek başka bazı sayılara giderdim; o sayıları böler, çarpar, benimle ilgili bir rakama ulaşabilirdim.

Hiçbir şey bulamasam, bizim Amasya'daki evin kapı numarasını çıkarabilirdim, örneğin. Böylece, Atatürk'ün "Ey Türk Gençliği" derken, beni kastetmiş olduğu sonucuna varmakta haklı olabilirdim.

Nursi'nin izlediği böyle bir yöntemdir ve bu yoldaki çabalarına dair verilebilecek örneklerin sonunu getirmek zordur. Bakara Suresi'nin 269 uncu ve 151 inci ayetlerinde sözü edilen, "kendisine anlatılan, hikmet verilen, hikmeti öğreten ve herkese bilmediği şeyleri bildiren kişinin" de kendisi olduğunu ileri sürmektedir.[9]

Bu örnekler artırılabilir. Tevbe Suresi'nin 33 ve Saff Suresi'nin 8. ayetlerinde sözü edilen nurun da Risale-i Nur'un nuru olduğundan emindir [10].

Sadece Kuran'da değil, başka dinsel kaynaklarda da örneğin, Hazreti Ali'nin sözlerinde de kendisinin işaret edildiğine dair kanıtlar bulmuştur. Hazreti Ali, Kaside-i Cel Celutiyesi'nde "Ey değeri yüce olan İsm-i Azamı taşıyan kişi Dövüş korkma! Savaş; çekinme!" derken Said Nursi'yi kastetmişmiş. Nasıl anlıyor kendisinin kastedildiğini?

Kitabı her açışında o sayfa kendiliğinden açılıyormuş; bundan dolayı burada kastedilenin kendisi olduğundan emin ve müritleri de bundan şüphe etmiyorlar [11].

Abdülkadir Geylani de "Ey müridim! sen zamanın Abdülkadir Geylani'si ol, Tanrıya içtenlikle yönel,


said ve mutlu olarak yaşarsın.."
derken yine Said Nursi'yi kastetmekteymiş.[12]

Said Nursi'nin, çok önemli bir kişi olduğuna dair başka kanıtları da vardır. Ona göre, kendisinin çocukken çok gururlu olması, gelecekte önemli bir insan olarak ortaya çıkacağını önsezi yoluyla anlamasının sonuçlarıymış. Ayrıca, Nurs köylülerinin övünmeyi çok seven insanlar olmaları  da, Said gibi böylesine önemli bir şahsiyetin aralarından çıkacağını gene önsezi yoluyla hissetmelerinden ileri gelmekteymiş.[13]



Risale-i Nurların Önemi

Said Nursi'nin yazdıkları, Risale-i Nur adı altında derlenerek yayınlanmıştır. Bunlar, Said-i Nursi'nin başlattığı Nurculuk tarikatının (veya Ceza Kanunu hükümlerine çarpmayacak bir deyimle, akımının)
temel kaynaklarını oluşturmuştur. Said Nursi, Kuran'ın çeşitli ayetlerinde Risale-i Nurların haber verildiği kanısındadır. Hicr Suresi'nin 87 nci ayetinde "And olsun ki, sana her zaman tekrarlanan yedi ayetli Fatihayı ve büyük Kuran'ı verdik" denilmektedir. Nursi'ye göre, burada da Risale-i Nur'a işaret ediliyormuş. Said Nursi'nin ve Nurcuların Risale-i Nurlara atfettikleri önemin sınırı yoktur. Nursi'ye göre, İkinci Dünya Savaşı'na girmemizi önleyen Risale-i Nur olmuştur;[14] Risale-i Nur okuyanların evi yangından kurtulur;[15] Risale-i Nur'u çekirgeler, kuşlar bile dinler.[16]

Said-i Nursi bununla da kalmamakta, Risale-i Nurları sanki Kuran ile eşdeğerli veya  onun benzeri bir kaynak olarak belirlemektedir. Risale-i Nur'un, Said Nursi'ye Allah tarafından verildiği ileri sürülmektedir.[17] Oysa İslam'da Tanrı tarafından verildiğine inanılan kutsal kitapların sonuncusu Kuran'dır ve İslam'ın Peygamberine verilmiştir. 

Said Nursi'ye göre "Kur'an'ı Kerim'in ruhu, Risale-i Nur'un cesedine girmiştir"; [18] ve "Risale-i Nur, Kur'an'ın bir aynasıdır".[19] Öte yandan, Nurcular inanırlar ki "Risale-i Nur, Kur'an'ı Kerim'den süzülmüştür";[20] ondan bir "sızıntı"dır. Said Nursi'nin gerek kendisi, gerekse Risale-i Nurlar ile ilgili olarak ileri sürüdüğü bu tür iddialar, Şuâlar adlı risalesinde de yer almaktadır.[21]

Risale-i Nurlar hakkında ortaya konulan bu değerlendirmelerin, Tanrı "kelam"ı olduğuna inanılan Kuran'a eşit veya ortak olan bir başka şeyin varlığına inanmak anlamına geldiği açıktır. Böylece, Peygambere ve Kuran'a "şirk" koşulmuş; yani, İslamiyet'in  en büyük günah saydığı bir fiil işlenmiş olmaktadır. Çünkü İslam'ın temel inançlarına göre, Hazret-i Muhammet en son peygamberdir ve Kuran, eşsizdir, benzeri yoktur. Bu nedenledir ki Nurculuğu İslam dininden ayrılmış veya sapmış bir akım olarak görenler,


açık ve kesin bir haklılık kazanmış olmaktadırlar.

Kerametlerin Anlamı

Said Nursi'nin müritleri, onun çok çeşitli ve önemli kerametlere sahip olduğuna inanmaktadırlar. Bunların bir kısmını gördük. Ancak, sıralanabilecek daha pek çok başka örnekler vardır. Örneğin, Said Nursi'nin geleceği bilmesi, müritlerinin ısrarla belirttikleri bir özelliğidir.[22] Ayrıca, müritleri, O’nun yanında, sonsuz bir bereket sonucu olarak bazı besin maddelerinin tükenmediğini ileri sürmektedirler.[23]

Yıllar önce, sendikal eğitim amacıyla gittiğim bir Orta Anadolu kentinde karşılaştığım bir işçi arkadaş, bana, Said Nursi'nin herhangi bir mevsimde dilediği her türlü meyveyi yoktan var ederek temin edebilecek güce sahip olduğunu anlatmıştı. Kendisi gözleriyle görmüş değildi, ama bunun doğruluğuna samimiyetle inandığında şüphe yoktu. Kendisiyle tartışmış, böylelikle düşüncelerini değiştirebileceğimi sanmıştım. En ufak bir kımıldama sağlamam mümkün olmadı. Şimdi, bu durumdaki bir insanla tartışmanın fazla bir anlamı olmadığını daha iyi görüyorum.

Çalışmanın daha sonraki bölümlerinde, Fethullah Gülen ile ilgili olarak da bu türden keramet iddialarının bulunduğunu göreceğiz. Kiminle ilgili olursa olsun, keramet konusunda anlaşmak genellikle mümkün değildir. Ancak, bir noktada anlaşmak gerekir. Bir kimsenin bu tür kerametlere sahip olduğuna inanmak, O’nun her söylediğinin tartışmasız doğru olarak kabul edilmesini zorunlu kılmaz. Bir örnekle açıklamak gerekirse, Said Nursi'nin veya Fethullah Gülen'in kerametlerine inanan bir insana bunların saçma şeyler olduğunu kanıtlamaya kalkışmak, çoğu zaman, abesle uğraşmak anlamına gelebilir. Çünkü onun böyle şeylere inanması, mantığa dayalı bir ispatlama çabasının sonucu değildir ki aynı yolla aksini ispat etmek mümkün olsun.

Genel olarak keramet iddiaları, bir başka deyişle, bilimsel olarak açıklanması en azından şimdilik mümkün olmayan bazı olayların veya yeteneklerin bulunduğuna ilişkin iddialar, tartışmalı bir alan olan parapsikolojiyi ilgilendirir.

Bir an  için bu konularda ileri sürülen iddiaların, parapsikolojiyle ilgilenenlerin  gerçekliğine ihtimal verdikleri, "durugörü" (clairvoyance), "önceden görme" (prévoyance) veya "düşünce ile eşyaya uzaktan hükmetme" (télékinésie) türünde olgular olarak kabul etsek bile,  Nursi'nin bir "dini lider",
"din bilgini", "bediüzzaman".. olduğu yolunda bir sonuca varmak için bunların yeterli  olduklarını söyleyemeyiz. Çünkü gene parapsikolojiyle ilgilenenler bilirler ki; bu tür yetilere sahip olanlar,
zeka ve karakter düzeyleri bakımından çok değişik türde insanlar arasından  çıkabilmektedir.

Ayrıca, böyle yetilere sahip olduklarına  inanılanlar arasında Yaşar Kemal'in Yer Demir, Gök Bakır'ındaki 


Taşbaş gibi kendisine başkalarının keramet atfettiği masum  kişilikler, Rusya'daki Rasputin gibi esrarengiz adlar, düpedüz  şarlatanlar veya Amerika'da çok görülen türde tehlikeli sözde  tarikat şeyhleri... de bulunabilmektedir. Dolayısıyla, bir kimsenin keramet sahibi olduğuna inananlar, onun her söylediğini tartışmasız bir doğru olarak kabul etmek ve herkesin bunu böylece kabul etmesini beklemek hakkına sahip olmamalıdırlar. Gene konumuzla ilgili somut öneklere dönecek olursak, Said Nursi söylediği için Atatürk'e "deccal"[24] demenin veya Fethullah Gülen savunduğu için ABD ile entegrasyona gitmenin [25] doğruluğunu kabul etmek elbette ki mümkün olamaz. Çünkü hiç bir keramet iddiası, akıl ve mantık kurallarını, tarihsel gerçekleri ve ülke yararlarını görmezlikten gelmeyi haklı çıkaramaz.

Nurculuğun Güncelleştirilmesi

Said Nursi,  daha sonra göreceğimiz, Nurculuğun günümüzdeki önde gelen temsilcileri olan Fethullahçılara kıyasla, yerli çizgileri daha ağır basan bir hareket başlatmış ve sürdürmüştür.


Nurculuğun uluslararası bağlantıları, Said Nursi'nin ölümünden sonra ve özellikle de son dönemlerde yoğunlaşmıştır. Bu durum, son dönemlere damgasını vuran, Yeni Dünya Düzeni olgusuyla ve onun özünü oluşturan "küreselleşme" dayatmalarıyla yakından ilgilidir. Bu çerçevede Said Nursi'nin ve Nurculuğun, esasen gündemden hiç bir zaman silinmemiş olan yerinin, yeni bir vurgu kazandığına tanık olmaktayız.

Sovyetlerin çöküşüne dek, İslamiyet'ten Sovyetleri kuşatma altında tutmada yararlanmış olan güçler, haliyle farklı arayışlar içine girmiş bulunuyorlar. Bir başka deyişle, artık ünlü "yeşil kuşak" stratejisinin varlık nedeni kalmamıştır. Öte yandan, yeryüzünü, avuçlarının içine sığdırabilecekleri bir küresel köye  dönüştürmek isteyen uluslararası güçler, yalnızca Sovyetleri yıkmakla emellerine ulaşmış olamayacaklarını görmektedirler. Bunun için ve hepsinden önemli olarak, Atatürk'ün deyimiyle


"mazlum milletler"in kurtuluş umudunun tümüyle ortadan kaldırılması gerekmektedir.

Bu da Kemalizm'i tarih sahnesinden silmeden başarılabilecek bir iş değildir.

Küreselleşme, 70'li yıllardan bu yana derin bir bunalıma yuvarlanmış olan uluslararası sermayenin,
bu bunalımı aşmak için oluşturduğu evrensel modelin önemli bir yönüdür. Küreselleşme, "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi yerine "egemenlik kayıtsız şartsız uluslararası sermayenindir" demektir. Bunun için, sosyal devletin   ortadan kaldırılmak istendiği bir tarih aşamasında, onunla birlikte, ulusal devlet, demokrasi ve ülkemiz gerçekleri çerçevesinde bütün bunları somutlaştıran bir tarihsel çizgi olarak Kemalizm, yoğun saldırılarla karşı karşıyadır.

Kemalizm, ortadan kaldırılmaya çalışılırken onun yerini neyin alacağına da karar vermişlerdir.
"Ilımlı İslam" bunun için icadedilmiştir.

İslâm sıfatının arkasına sığınan bu akımın ılımlılığı, efendileriyle ilişkileri çerçevesinde söz konusudur.


Yoksa, Kemalist değerler ve devrimler(örneğin kadın hakları) karşısında daha ılımlı olunacağına dair
bir anlam içermemektedir.



Поделитесь с Вашими друзьями:
  1   2   3   4


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©www.azkurs.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə