Feminizm Herkes İçindir



Yüklə 363.48 Kb.
Pdf просмотр
tarix29.07.2017
ölçüsü363.48 Kb.

 

 



Feminist Etik ve Feminist Biyoetik 

Prof. Dr. Nüket Örnek Büken 

“Feminizm Herkes İçindir” kitabıyla Bell Hooks gerçekten de  Feminizmi herkes 

açısından  anlaşılabilir  kılan  bir  dil  ve  üslup  kullanmıştır.  Feminizmi  eğer 

gereğince davranırsak her birimizin hayatını değiştirecek olan sihirli bir değnek 

gibi  tanımladığında,  insan  kendi  hayatında  neleri  değiştirebileceğini, 

potansiyelini  sorgulamaya  başlıyor  ve  kitaba  daha  bir  sarılıyor.  Bell  Hooks’un 

söylediği gibi  “feminist politika baskıyı sona erdirmeyi, olduğumuz gibi, barış ve 

adalet içinde yaşamamızı” hedefliyorsa, gerçekten de herkes için olmalıydı. 

Hooks kitabında apaçık ifade eder: “…erkek ya da kadın, hepimiz doğduğumuz 



andan itibaren cinsiyetçi düşünce ve eylemi kabul etmek üzere sosyalleştirildik. 

Bunun bir sonucu olarak, kadınlar da en az erkekler kadar cinsiyetçi olabilirler. 

Bu,  erkek  egemenliğini  meşrulaştırmaz  ve  haklılaştırmaz,  fakat  feminist 

düşünürlerin,  hareketin  basitçe  erkek  karşıtlığından  ibaret  olduğunu 

varsaymaları  naif  ve  yanlış  olur  anlamına  gelir.  Kurumsallaşmış  cinsiyetçiliği 

adlandırmanın  diğer  bir  yolu  olan  ataerkiyi  sona  erdirmek  için  kafalarımızı  ve 

yüreklerimizi  değiştirmedikçe,  cinsiyetçi  düşünceyi  kovup  yerine  feminist 

düşünce ve eylemi getirmedikçe, cinsiyetçiliği devam ettirdiğimizi fark etmemiz 

gerekir.” 

Evet, kadın ve erkekler biyopsikolojik olarak birbirine benzemese ve hatta her 

zaman  eşit  olmasa  bile,  kimsenin  kimseye  hükmetmediği,  ilişkilerimizi 

şekillendiren  yaşam  felsefesinin  müştereklik  esası  üzerine  inşa  edildiği  bir 

dünyada  yaşamak  Hooks’un  ifade  ettiği  biçimiyle  kendimiz  olabildiğimiz  bir 

dünyada,  bir  barış  ve  olanaklar  dünyasında  yaşamak  gerçekten  harika  olmaz 

mı?  Ancak  elbette  feminist  devrim  bunu  tek  başına  yapamaz;  ırkçılığı,  sınıfsal 

elitizmi,  emperyalizmi  de  sona  erdirmemiz  gerekir.  Fakat  feminizm,  kendini 

gerçekleştirmiş  kadın  ve  erkekler  olarak  özlenen  toplumu  yaratabilmemizi 

mümkün  kılacak,  özgürlük  ve  adalet  hayallerimizi  gerçekleştirebileceğimiz 

hepimizin  "eşit  yaratıldığı"  gerçeğini  yaşayabileceğimiz  bir  toplumda  birlikte 

yaşayabilmemizi sağlayabilecek potansiyeli kendinde taşıyor demek ki… 

Seksenli yıllarda, feminist felsefeyi izleyerek gelişen feminist etik, o güne kadar 

yalnızca  erkekleri  göz  önünde  bulundura  gelmiş  olan  ve  kadınları  küçümseyen 

geleneksel etiğe yönelttiği yoğun bir eleştirinin ardından ortaya çıktı ve bu yeni 

etik,  bütün  etik  anlayışların,  akım  ve  kuramların  karşısında  yerini  aldı. 

Gelgelelim  ahlak  felsefecisi  kadınların  görevi,  tek  yanlı  bir  erkek  etiğine  karşı 

aynen onun gibi tek  yanlı, kadını odağına koymuş bir  etik anlayışın cinse özgü 

bir  etiğin  propagandasını  yapmak  değildir;  kadınların  etik  düşüncelerinin 


 

 



yöneldiği ağırlıklı noktaları, “modernin ahlak felsefesi” tartışması  içine çekmek 

ve  önyargıları  argümanlar  düzleminde  yıkmaya  çalışarak,  bir  yandan  kadını 

ahlaki nesne olarak gören geleneksel yanılgıları gidermek, öte yandan da, erkek 

egemen etik ilkeler arasındaki hiyerarşik anlayışı düzeltmek olmalıdır. 

Geleneksel etikte kadın imajının erkek egemen bakışla çarpıtılması, çoğu büyük 

filozofun  erkeklerin  her  bakımdan  kadınlardan  daha  üstün  olduğu  görüşüyle 

ilintilendirilebilir.  Bu  yaklaşımla  hem  fiziksel  hem  de  zihinsel  yetenekleri 

yönünden  kadınlar  erkeklerin  gerisindedir.  Davranışlarının  merkezine  aklı 

koymuş olan erkek, bir akıl varlığı olarak rasyonel ilkeler yardımıyla dünyadaki 

her ilişkiye el atar, rasyonelliği dünyaya egemen kılar, bilim ve teknik sayesinde 

Bacon’un  “bilgi  iktidardır”  özdeyişi  doğrultusunda  var  olan  üzerinde  güç  ve 

iktidarın egemenliğini elde etmeye çalışır. 

Buna karşılık kadın tepeden tırnağa duygu varlığıdır ve erkeğe göre çok az sahip 

olduğu  anlak-güçlerini,  zayıf  aklını,  bedensel-maddi  ihtiyaçların  giderilmesi 

doğrultusunda  yoğunlaştırır.  Doğal  donanımı  yüzünden  hakiki  insan  olma 

basamaklarını  tırmanabilecek  durumda  değildir.  Dolayısıyla  da  insan  olarak 

benimsenmek istiyorsa, erkek aklının diktelerine boyun eğmeyi bilmelidir. 

Ama  iş  kadınların  pratik  yeteneklerine  gelince,  evin  çekilip  çevrilmesi, 

çocukların yetiştirilmesi konusunda kadınların adeta biçilmiş kaftan olduklarını 

düşünen  ahlak  filozofları,  kadınlara  kuramsal  alanda  atfettiklerinden  çok  fazla 

yetenek atfederler. Kadınlar erdemlilik ve ahlakilik bakımından her türlü övgüye 

layık  görülmekle  kalmayıp,  sabırları  ve  dindarlıkları  ile  de  takdir  edilirler. 

Kadınların  bu  ahlaki  niteliklerinin  kabul  edilmesi,  kimsenin  kafasını 

karıştırmasın,  çünkü  dikkat  edilirse  kendi  çıkar  ve  iyilikleri  her  şeyin  önünde 

gelen  erkeğin  otoritesi  karşısında  bir  itaat  anlamına  gelen  özelliklerdir  bunlar. 

Çünkü erkek kadından daha güçlü bir bedene ve akla, yani zihinsel güçlere bağlı 

olmakla  kalmamakta,  kadından  daha  kuvvetli  bir  iradesi  olduğu  için,  bu  zayıf 

cinsin  meşru  hâkimi  olma  hakkını  da  elinde  tutmaktadır.  Özerk  ve  bağımsız 

olabilme  yeteneğinden  yoksun  kadın,  etik,  pratik,  siyasal  özgürlüklerle  inşa 

edilmiş  alanı  erkeğe  terk  etmelidir,  kadın  bu  kendi  oluşturmadığı  normlara 

boyun  eğmek  zorunda  bırakılır.  ”Erkeğin  mutluluğunun  adı  “istiyorum  ”dur. 

Kadının  mutluluğu  ise  o  (erkek)  “istiyor  “dur  (  Nietzsche,  Böyle  Buyurdu 

Zerdüşt, İhtiyar ve genç kadınlar üzerine).  

Avrupa  felsefesine  kadın  perspektifinden  şöyle  bir  geri  dönüp  baktığımızda, 

erkeğin  bilgisini  yönlendiren  ilgi  ve  çıkarların  ”genel  olanı,  genel  adına” 

yansıtmayı amaçladığını görürüz. Diğer taraftan yaşadığımız ampirik dünya, salt 

zihinsel  bir  kurgunun  ürünü  olan  mantıki  yasalarla  yapılaşmış  bir  dünya 


 

 



karşısında, gittikçe daha da değersizleştirilmiş  ve somut yaşam dünyasının çok 

renkliliği ve çeşitliliği, onu sistemin yani soyut ve genel olanın birliği içine zorla 

yerleştirmeye çalışan genelleştirme ilkesine boyun eğmiştir.  

Somut, ampirik-maddi olan her şeyi bastırıp egemenliği altına alan logosun, bu 

özel ve somut olanın dünyasında yol açtığı yıkımlar artık göz ardı edilemez bir 

hale  gelmiştir.  Bu  yıkımlar  doğal  yaşama  alanının  yok  edilmesinden  tutun  da, 

insan doğasına karşı takınılan düşmanca tavra kadar uzanır.  

İşte  bu  noktada  geleceğin  kadın  ahlak  filozoflarına  önemli  görevler 

düşmektedir.  Kadınlar,  kendilerine  düşen  toplumsal  rolden  ötürü  oldum  olası 

genel  olan  ile  değil  de  somut,  özel,  tek  olanla  uğraşmak  durumunda 

kaldıklarından  ve  logos  denilen  genel  aklın  yolları  kadınlara  kapalı 

tutulduğundan,  erkeklerin  kendilerine  sunduğu  genel’i  bu  genel  adına  değil, 

özel  (tek)  adına  düşünebilmeli  ve  bunu  eylemleriyle  gerçekleştirmelidirler. 

Kadınlar özelle geneli gerek kuramsal gerekse pratik düzlemde birbiriyle ilintili 

hale  getirebilirlerse,  bugün  bizi  köşeye  sıkıştırmış  olan  pek  çok  konunun 

çözümünde yol alınabilinir.  

Sadece insanlığın sürüp gitmesini sağlamakla yetinmeyip, gelecekteki kuşaklara 

da  asgari  bir  yaşam  kalitesi  sunacaksak,  kadınların  ve  erkeklerin  ortak 

rasyonelliklerinin  yapısına  dayanarak,  yargı  güçlerini  çok  daha  etkin  biçimde 

harekete  geçirmeleri  önemlidir.    Erkekler  sadece  genel  olanı  önemsemekten 

vazgeçip, o somut ve özel olana da önem atfetmeyi öğrenmeli, özeli, teki kendi 

adına takdir edip değerlendirmeyi bilmelidir.  

Kadınlara  özgü  bir  etik  anlayışı  çerçevesinde  mevcut  erkek  önyargılarını 

ayıklamak için, bazı soruların açıklığa kavuşması gerekmektedir; 

 

Erkekler ile kadınlar arasında (örneğin saldırganlık potansiyeli açısından) 



erkeklerin  egemenliğini  ve  kadınların  geri  düzlemde  kalmalarını  ahlaken 

haklı kılacak genetik farklılıklar var mıdır? 

 

Doğa  (insanın  biyolojik  ve  genetik  donanımı)  davranışa  ne  gibi  etkiler 



yapar?  Kadın  ve  erkeği  cinsine  özgü  davranışlar  yapmaya  zorlayan, 

doğuştan davranış kalıpları mevcut mudur? 

 

Toplumsal  rollerin  belirleyiciliklerine  ne  ölçüde  ağırlık  tanımak  gerekir? 



Ataerkil  yapılar  sadece  kadınların  değil  erkeklerin  de  at  oynatma 

sahalarını nereye kadar daraltmaktadır? 

 

Erkeklerin,  kognitif  düzlemde  bilgi  olarak  tereddütsüz  kabul  ettikleri, 



kadının  kendileriyle  eşit  ve  eşit  haklar  sahibi  olduğu  düşüncesine, 

 

 



duygusal  düzlemde  gösterdikleri  tepkiyi  nasıl  açıklayabilir,  bunu  nasıl 

ortadan kaldırabiliriz? 

Son zamanlarda feminist tarafın psikolojik, sosyolojik, etnolojik, hukuksal, tıbbi 

açılardan olduğu kadar bilim tarihi, edebiyat ve felsefi açılardan da tartışmaya 

açtığı  bu  genel  soruların  dar  anlamda  ahlak  felsefesi  sorularıyla  da 

tamamlanması gerekmektedir: 

 

Bilgi edinme süreci nasıl yol alır? Bu süreçte duyumlarla algılama, anlak, 



akıl, akıl yürütme biçimindeki bilgi edinme yetileri, hangi rolleri üstlenir? 

Hangi rasyonellik ölçütleri objektif geçerli olma durumundadır? 

 

Logosentrizm 



dediğimiz 

akıl-merkezci 

görüş, 

nereden 


kaynaklanmaktadır?  Meşruluğunu neye borçludur? 

 



Bundan  böyle  tahakküm  ve  boyunduruk  altına  alma  modellerine  göre 

düzenlenmemiş,  adalet  anlayışını  dürüstlük  ile  eşanlamlı  kılan  bir  kişilik 

geliştirmeye elverişli “alternatif ahlaki özerklik” nasıl elde edilebilir? 

 



İnsan  olmanın  anlamını  hem  kadın  olarak  hem  de  erkek  olarak  eşit 

ölçülerde tanımlayan ve bu anlamı zedelemeyen bir “cinsler üstü kimlik” 

kavrayışı nasıl oluşturulabilir? 

Feminist bir etik konusunda ilk inisiyatif gösteren, ilk çalışmalara öncülük yapan 

kişi  1940'larda  yazdığı  "İkinci  Cins"  kitabıyla  Simone  De  Beauvoir  olmuştur. 

Daha  sonra  80'li  yıllarda  Amerika'da  Carol  Gilligan  ve  Fransa'da  Luce  Irigaray 

kadın  ahlakı  konusunda  yaptıkları  çalışmalarla  konunun  özüne  ilişkin 

saptamalarda  bulunmuşlar  ve feminist  ahlak  yaklaşımındaki  temel  tartışmaları 

başlatmışlardır.  

Beauvoir’ın  İkinci  Cins  kitabı  daha  sonra  ortalığı  ayağa  kaldıran  sloganı 

içermektedir;  Kadın  doğulmaz  kadın  olunur…  Ona  göre  dişi  kimliği  doğada 

temellenmiş bir şey olmayıp, tarihsel süreç içerisinde öğrenilmiş ve statü olarak 

belirlenmiştir.  Oldum  olası  “öteki”  olarak  belirlenmiştir;  özerk  özne  olarak 

mutlak olanı, öz olanı temsil eden erkeğin tam karşısında duran, onun zıddı olan 

kadın, erkek için sadece nesnedir. 

Carol  Gilligan  “Öteki  Ses”(1982)  adlı  kitabında,  geleneksel  ahlaka  içkin  o 

androsentrik  (erkek  merkezci)  anlayışa  şiddetle  karşı  çıkar;  dişiyi  erkek 

karşısında  dezavantajlı  duruma  sürükleyen  etmenlerin,  ne  biyolojik  ne  de 

genetik  özellikli  olmadığını  belirtirken,  genç  erkeklerin  ve  kızların  gelişme 

süreçlerinin  değişik  ve  farklı  değerlendirilmesinin,  kadının  erkek  karşısında 

ondan daha geride olduğu anlayışıyla sonuçlandığını ileri sürer. Gilligan özellikle 


 

 



gelişim psikoloğu Lawrence Kohlberg’in görüşlerine eleştirel bir değerlendirme 

ile karşı çıkar. 

Feminist  etiğin  başlıca  konularından  biri  kadın  ve  erkeğin  ahlaki  gelişim 

süreçlerinin analizidir. Bu konuda literatürde Gilligan-Kohlberg tartışması olarak 

geçen  ve  kadınlarla  erkeklerin  ahlaksal  gelişimlerinin  farklı  olup  olmadığı 

üzerine  yürütülen  tartışma,  oldukça  öğretici  olmuştur.  Gelişim  psikoloğu  olan 

Lawrence  Kohlberg,  ampirik  gözlemleri  sonucunda  ahlaki  bilincin  gelişimde  6 

temel basamak olduğunu ve en üst basamağın evrensel bir adaleti temsil eden 

özerk  vicdanın  basamağı  olduğunu  söyler.  Post-konvansiyonel  ahlak  dediği, 

geleneksel  ahlaktan  sonra  ulaşılan  bu  basamak,  ancak  çok  az  kişinin  (elbette 

erkekler arasından) ulaşabildiği bir düzeyi temsil eder. 

Kadınlar ise geleneksel ahlakın 3. Basamağından öteye zaten tırmanamazlar, bu 

basamakta  da  altın  kural  ilkesiyle  ilintilenmiş  bir  etik,  toplumsal  statüye 

endeksli  rollerin  etiği,  kişinin  bütün  eylem  ve  davranışlarını  belirlemektedir. 

Geleneksel  ahlakın  3.  Dönemi,  Bağlılık/Kişiler  Arası  Uyum/Bizlik  şeklinde 

özetlenebilir  ve  karşılıklı  kişiler  arası  beklentiler  davranışlara  yön  verir.  Birey 

kendisini diğer insanların yerine koyarak onların beklentilerine uygun davranır. 

Kurallara  uyma  ve  iyi  insan  olmak  “Altın  Kural”dır.  İyi  bir  vatandaş  askere 

gitmeli ve vergi ödemelidir. İyi olmak, kurallara uymak, başkalarıyla ilgilenmek, 

dürüst  ve  güvenilir  olmak  söz  konusudur.  Birey;  kendisinden  beklenen 

roller/davranışları  gerçekleştirdiği  takdirde  “İyi”  olacağını  düşünür.  Birey  “İyi 

anne”“İyi baba”“İyi çocuk” olma özelliklerine uymalıdır. Başkalarının görüşü 

ve  toplumsal/sosyal  kabulü  önemlidir.  Başkalarına  karşı  düşünceli  davranarak 

aynı  şeyi  onlardan  da  bekler.  Çevresinden  onay  almak  ve  takdir  edilmek  ister. 

En temel güdü “grup tarafından kabul edilmek” tir.  

Gillligan  ise,  Kohlberg'in  yalnızca  erkeklerin  gelişimini  incelediğini  belirtmekte 

ve  bu  tek  yanlı  yaklaşımı  genelleştirerek  kadınları  da  kapsar  biçimde  dile 

getirmesini  eleştirmektedir.  Gillligan  (İn  a  Different  Voice,1982),  etik  ile  ilgili 

araştırmasında,  vakaların  etik  açısından  değerlendirilmesinde  kadın  ve  erkek 

farklılığını ortaya koyar. Bu çalışmada; 

 



Genç  kız  ve  kadınların  ahlaki  sorunlarının  çözümünde  olaya  (vakaya) 

yönelik  bakmaya  eğilimli  oldukları,  erkeklerin  ise  vakanın  biricikliğine 

bakmaksızın bazı genellemelere dayanarak yaklaşımda bulundukları, 

 



Erkeklerin  ahlak  anlayışını  adalet,  başarı  ve  eşitlik  olarak  tanımladıkları, 

kadınların  ise  bakım  temelli  bir  yaklaşım  çerçevesinde  zarardan 

korunmaya yönelik bir tanımlamaya eğilimli oldukları görülmektedir. 


 

 



Gilligan  kitabında  kadın  ve  erkeklerin  yargılarında  dikkatini  çeken  farklılığı 

ortaya  koyabilmek  için  Çehov’un  Vişne  Bahçesi  oyunundan  bir  bölüm  seçer. 

Kapitalist bir girişimci olan Lopahin (sonradan görme bir köylü-girişimcidir), kar 

getirecek  bir  yazlık  site  yapmak  için  vişne  bahçesini  yok  etmek  istemektedir. 

Bahçenin  sahibi  Madam  Ranevskaya  bunu  reddeder  (kendisi  tükenmekte  olan 

aristokratların  sonuncusudur)  çünkü  bahçeye  bağlıdır  ve  Lopahin’in  insan 

kaderinin  doğayı  geliştirmek  olduğu  yolundaki  emperyalist  felsefesini  kabul 

etmez.  Gilligan,  bu  bölümü  erkek  ve  kadınların  ahlaki  düşünüşlerinin  farklılığı 

tezini ortaya koymak için kullanır. 

Gerçekte,  Gilligan’ın  yönetimindeki  pek  çok  çalışma,  kadınların  ahlaki 

düşünüşlerinin “rekabet halindeki haklar değil çatışan sorumlulukların” farkında 

olduklarını  gösterdiğine  işaret  eder.  Böyle  bir  algılama  formel  ve  soyut  olmak 

yerine  bağlamsal  ve  hikayeci  bir  düşünme  tarzını  getirir.  Gilligan,  kadınların 

“sorumluluk  ahlakı”  algısını,  erkeklerin  “bağlantılar  yerine  ayrılığı  vurgulayan” 

ve  “birincil  olarak  ilişkiyi  almak  yerine  bireye  önem  veren”  hak  algısının 

karşısına koyar. Gilligan bir kadının tipik tepkisini çözümlerken, kadının “ahlakın 

ve hayatın korunmasını, bağlantıların korunması şartına” bağlı gördüğünü ifade 

eder.  


Kadın  ve  erkeklerin  ahlaki  sorunlara  yaklaşımlarındaki  farklılık  aslında  hayatın 

erken bir döneminde belirginleşmektedir. Gilligan, Jane Lever ve Jean Piaget’in 

erken çocukluk oyunlarında kızların soyut kurallar koyma eğilimlerinin daha az 

olduğunu  ve  içlerinden  geldiği  gibi  oynayıp  konuşmakta  daha  yetenekli 

olduklarını  gösteren  çalışmalardan  da  alıntılar  yapar.  Kızlar,  gerçekliğin 

sızmalarına karşı daha hoşgörülü, oyundaki beklenmedik durumlara karşı daha 

uzlaşmacı, yeniliklere daha açık ve soyut kurallar ile daha az ilgilidirler. Kurallar 

üzerinde  çekişmektense  oyunu  bitirmeyi  tercih  ederler.  Kızlar  münakaşaları 

çözmek için kurallar dizgesini ince ince oluşturmak yerine, ilişkilerin devamı için 

oyunun sürekliliğine boyun eğmeyi tercih ederler. 

 

Kadınların  yaklaşımı  "bakım"  kavramından  temellenmektedir  ve  kadınlar  bu 



yaklaşımdan yola çıkarak vakalarda zarar vermeyi önlemek amacıyla ayrıntılara 

odaklanmaktadırlar.  

Erkeklerin  düşünce  biçiminin  kökeninde  ise  adalet  kavramı  ve  genellemelere 

dayalı  bir  etik  çözümleme  ahlaki  yargılarında  egemen  rol  oynamaktadır.  Bu 

genellemeci  yaklaşım  ise  ahlaki  sorunların  çözümünde  olayların  biricikliğine 

bakmadığından tüm vakaların farklı niteliklerini göz ardı etmektedir. 



 

 



 Gilligan,  Kohlberg'in  erkekteki  "adillik  anlayışı"na  karşılık,  kadında  "bakım 

anlayışını"  ortaya  koymuştur  ancak  bakım  anlayışını  adillik  anlayışının  yerine 

geçmesi üzere kullanmaz. Burada üzerinde durulması gereken nokta, kadınların 

başkalarını  düşünme,  onların  duygularına  ortak  olma  ve  başkalarının 

sorumluluklarını  ve  bakımlarını  kişisel  olarak  yüklenme  yeteneğinin, 

rasyonelliğin  ve  ahlakiliğin  (somut  ilişkilerde  ortaya  çıkan  ve  yine  bu  ilişkileri 

hedef  alan)  bir  biçimini  temsil  ettiğini  göstermesidir.  Bu  biçimin  ise  erkeklerin 

kazanmaya  çalıştıkları,  iradelerini,  hak  ve  adaletin  soyut-genel  ilkelerine  göre 

oluşturma  yeteneğinden  ne  daha  aşağı  ne  daha  az  “olgun”  ne  de  daha  az 

değerli  olmadığı  kesindir.  Yani  bugüne  kadar  kadınların  zaafı  ve  yetersizliği 

olarak anlaşılagelen şey,  ahlak alanında onların asıl güçlü yanlarıdır, eylem ve 

davranışlarda,  yargılarında,  tıpkı  somut  yaşama  dünyasının  ilişkileri  gibi, 

muhatap öteki kişinin de görüş ve düşüncelerini hesaba katma yeteneğidir bu. 

Feminist  etik  ile  beraber  geleneksel  etiğin  kadınların  ahlaki  deneyimlerini 

dikkate almayan, yerine göre onu değersizleştiren yönleri yeniden düzenlenmiş 

ve  farklı  bir  anlayış  ortaya  koyulmuştur.  Alison  M.Jaggar(1991),  geleneksel 

felsefenin  kadınlarla  ilgili  olduğu  düşünülen  olumsuz  yönlerini  beş  madde 

altında  toplayarak  oldukça  kapsamlı  olan  konuya  bütünlük  getirmiştir.  Buna 

göre geleneksel etik; 

1.

 



Erkeklerin  çıkarlarının  ve  haklarının  kadınların  çıkarları  ve  haklarıyla 

çeliştiğini göz önüne almaz. 

2.

 

Özel  alan  olarak  adlandırılan  ve  daha  çok  kadınların  pişirip,  temizleyip, 



çocuklara,  yaşlılara,  hastalara  baktıkları  alana  ilişkin  ahlaki  sorunları 

dışlamıştır. 

3.

 

Genelde kadınların ahlaki olarak erkekler gibi gelişemediğini söyler. 



4.

 

Bağımsızlık,  özerklik,  zekâ,  akıl,  kültür,  savaş  gibi  eril  niteliklere  öncelik 



tanır, kadınlar konusunda yine kültürel olarak yüklenen bağımlılık, beden, 

duygu, doğa, barış gibi dişil niteliklere ağırlık verir.  

5.

 

Kültürel olarak eril yolları olan kuralların evrensel olabileceğini savunur.  



 

Sonuçta feminist etik, kadınların ihmal edildiği düşünülen alanlara ve sorunlara 

el atarken, bu alan ve sorunların yalnızca kadın sorunları sınırlılığında tek yanlı 

algılanmasına neden olmamalıdır. Önerisi, toplumsal cinsiyetin kadın ve erkeğin 

etik  yaklaşımının  oluşmasında  da  belirleyici  olduğu  analizinden  hareketle, 

kültürel  olarak  eril  ve  dişil  olarak  kodlanan  ve  parçalanan  değerlerin,  hayatın 

tüm  alanlarında,  hem  erkekler  hem  de  kadınlar  tarafından  paylaştırılmasıdır. 

Amaçlanan, özel/kamusal alan ayrımını aşarak, bu alanlar  arasında bir  ilişki ve 

yeniden  bir  iş  bölümünün  oluşturulabilmesidir.  Toplumsal  cinsiyete  dayalı 


 

 



işbölümünün  yeniden  paylaştırılabilmesi,  dolayısıyla  daha  adil  bir  paylaşımın 

ancak böyle mümkün olabileceğinin gösterilmesidir. 

Bu anlamı ile feminist etiğin, geleneksel etiği eleştiren ve genişleten ve kadınca 

olanın  yeniden  değerlendirilmesini  içeren  bir  yapıya  sahip olduğu  söylenebilir. 

Kadınların  felsefe  içinde  yaptıkları  bu  çalışmaların  biyoetik  tartışmalar  içinde 

kadın  yaklaşımının  sesini  duyurmasında  önemli  katkıları  olmuştur.  Özellikle 

bakım etiğini vurgulayan çalışmalar bu açıdan çok önemlidir.  

Feminist  etiğin  tıp  içindeki  ahlaki  değer  sorunlarının  değerlendirilmesinde 

farklılaşmış  uzantısı  diyebileceğimiz  feminist  biyoetik,  etik  sorunların 

çözümünde  geleneksel  biyoetikte  kullanılan  dört  temel  ilke  çerçevesinde 

tartışmanın  yetersiz  olacağını,  bu  ilkelerin  yanı  sıra  özellikle  tıp  uğraşında 

"bakım"  kavramının  oldukça  önemli  bir  eyleme  ve  ilkeye  dönüştüğünü  öne 

sürer.  

Feminist  biyoetiğin  de  amacı,  genel  kabul  gören  ve  yaygın  olarak  kullanılan 

yaklaşımların yerine geçmek değil, ahlaki davranışı kadın bakış açısının varlığıyla 

zenginleştirmek ve daha bütünsel bir yaklaşım elde etmektir. Sonuçta kadınlar 

lehine  üretilen  kavramların  sağlık  çalışanlarınca  bilinmesi  ve  göz  önünde 

tutulması  daha  eşitlikçi,  yansız  ve  de  ahlaki  olan  bir  yargıya  ulaşmayı 

sağlayabilecektir.  

Feminist biyoetik öte yandan tıp kurumunu ve sağlık hizmetlerini de kadın bakış 

açısıyla  yeniden  değerlendirir.  Tıbbın  kendi  içinde  var  olan  cinsiyetçi  rol 

dağılımını,  tıp  aracılığıyla  kadın  bedeni  üzerindeki  cinsiyetçi  uygulamaları  ve 

kadınların  merkezinde  bulunduğu  toplum  sağlığı  konularını  çözümler.  Örneğin 

tıp  tarihi  kadınlar  yönünden  incelendiğinde,  tıp  biliminin  profesyonel  anlamda 

kurumsallaşmasının  temelinde  kadın  şifa  vericilerin  meslekten  dışlanmasının 

yattığı  görülür.  Avrupa'da  16.  yy.da  patlak  veren  ve  "cadı  avcılığı"  adıyla 

neredeyse  yüzyıl  süren,  kadın  şifa  vericilerin  tıptan  uzaklaştırılması,  kadına 

yönelik  hem  ayrımcılığın  hem  de  şiddetin  tarihteki  çarpıcı  örneklerindendir. 

Ülkemiz  tarihinde  de,  bu  biçimde  şiddetle  değil  ama  yasalar  yoluyla,  yıllar 

boyunca şifa verici olmuş kadınlar, uzun bir süre tıp kurumundan dışlanmıştır. 

19.  yüzyılda  gelenekçi  hekimlik  uygulamalarının  yasa  dışı  sayılmasıyla  tıptan 

uzaklaştırılan  kadınlar,  ancak  1922'de  tıp  okulunun  kuruluşundan  yüzyıl  sonra 

tıp  öğrenimi  görmeye  hak  kazanmıştır.  Genel  olarak  19.yy.  eşit  haklar 

mücadelesinin  gerçekleştiği  atmosfer  sayesinde  kadınlar  tıp  alanına  yeniden 

girebilmişlerdir  ancak  halen  tıp  hizmetleri  içerisinde  cinsiyetçi  rol  dağılımı 

sürmektedir.  Tıptaki  işbölümü  üzerine  yapılan  çalışmalar,  kadınların  düşük 

statülü ve düşük ücretli alanlara yönlendirildiklerini, cinsiyetçi bir işbölümünün 


 

 



sürdüğünü  göstermektedir.  Kadınların,  mutlak  ve  değişmez  kılınan  "kadın 

doğası"nın  gerektirdiği  ikincil  rollere  hapsedildiğini,  bazı  uzmanlık  dallarına 

girebilme, yükselebilme ve üst yönetime gelebilme sürecinde cinsel ayrımcılığın 

yoğun  olarak  sürdüğünü  kanıtlayan  araştırmalar  vardır.  Gerek  kadınlar  lehine 

üretilen  kavramların  sağlık  çalışanlarınca  bilinmesi  ve  göz  önünde  tutulması 

gerekse  kadın  sorunları  kapsamında  kadınlar  lehine  önlemler alınması  sağlıkta 

hakkaniyetin  gereklerindendir.  Günümüz  sağlıkta  eşitlik  politikaları  kadınlara 

yönelik  ayrımcılığın  ortadan  kaldırılması  yanı  sıra  kadınlar  lehine  olumlu 

ayrımcılık prensibini gerektirmektedir. 

 

 





Поделитесь с Вашими друзьями:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©www.azkurs.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə